Mantık tanrı

Kendimce düşünceler

2020.11.20 03:32 Kusabaciv Kendimce düşünceler

Genellikle insanlar herşeyin başlangıcı olduğuna inanırlar ve bu mantıklı bir düşüncedir. Bu yüzden evreninde bir başlangıcı olduğunu düşünürler. Evrenin başlangıç noktasını genel olarak iki farklı yolla ararlar. Evren dışı bilinç ve evrenle beraber olan bilinç. Bugün sadece ilk söylediğime göz atacağız.
Evrenin başlangıcını açıklamak için yarattığımız evrenden dışı bilinç(tanrı) aslında bizim ilk mantıklı dediğimiz fikirden çok uzaktır. Çünkü herşeyin başlangıcı dediğimiz şeyin de(tanrı) başlangıç noktasına bakmamız gerekir. Bunun nedenini anlamayanlar için tekrarlıyorum. Herşeyin başlangıcı varsa diye ortaya attığımız tanrı fikri herşeyin başlangıcı fikrine uymuyor. Ayrıca herşeyin başlangıcı var demek bir zaman sonra paradoks yaratıyor. Burada bir mantık hatası daha var aslında "evren dışı bilinç evreni neden yarattı?" sorusu. Buna bilinmek istedi demek cidden aptallıktır. Çünkü evrenin oluşumu 24 saat olsaydı biz onun son saliyesinde oluşmuş olurduk. Yani biz evrenin sonucu oluşan karbon temelli bir yaşam formuyuz aslında. Ayrıca evreni yaratan bir bilinç bizim yaklaşık 6 milyon yıllık insan ve insansı varlıkların özelliklerini taşıyor olmaz. Ayrıca zaten evrensel bir ahlak ve davranış biçimi yok. Yani o kadar yazdım kısaca dinler insan uydurması ve tanrının bizi yaratmayacak olması.
Sonuç olarak evrenden ayrı olarak bir tanrı fikri çok mantıklı değil. Bu yüzden deist değilim. Aslında çok yazmak istediğim şey var. Çok karışık oldu artık idare edin.
submitted by Kusabaciv to AteistTurk [link] [comments]


2020.11.10 13:32 pecetelikis Kötülük Argümanındaki problem(cevaplarımı atlayabilirsiniz)

Kötülük argümanını ilk gördüğümde hemen kendi cevaplarımı vermeye başladım ve bu işin nereye çıkacağını merak ediyordum.Cevaplarım şöyleydi:
-Tanrı Kötülüğü engelleyebilir mi?
+Evet engelleyebilir.
-Tanrı Tüm kötülükleri biliyor mu?
+Evet, biliyor.
-Tanrı tüm kötülükleri engellemek istiyor mu?
+Evet istiyor(dolaylı yoldan da olsa)
-O zaman neden kötülük vardır?
+Çünkü iyilik kavramı kötülük kavramını da yanında getiriyor sonuçta iyilik yapmamakta kötülük sayılabilir.
-Tanrı bunları kullanmadan bir evren yaratabilir miydi?
+Evet yaratabilirdi.
-O zaman neden öyle yapmadı?
+O zaman bizde melekler gibi özgür iradesi olmayan tek amacı ibadet olan varlıklar olurduk.
+Tanrı Evreni Özgür iradeli fakat kötülüksüz olarak yaratabilir mi?
İşte bu son cümle hatalı olan kısım Özgür irade nedir? Özgür irade en basit şekli ile istediğimi yapabilmemdir. Tanrının bana istediğimi yapabilme özgürlüğü vermesidir ister kötülük ister iyilik. Şimdi siz birinin kötülük yapabilme özgürlüğünü elinden aldığınızda bu kişide hâlâ özgür iradesi olduğundan söz edilebilir mi? Bunu yapmak üçgen şeklinde bir dikdörtgen yapmak gibi saçmadır.Bu durumda siz "bak Tanrı mantık kurallarının dışına çıkamıyor"diyebilirsiniz ama madem mantık yasalarını devre dışı bıraktık ve mantıksız bir soru ile karşı karşıya kaldık o zaman mantıksız bir boyutta mantıksız bir soruya mantıksız bir cevap vermek en doğal hakkımız oluyor.Siz bu soruya evet de hayır da deseniz fark etmiyor çünkü soru hatalı.
Son olarak da Siz kötülük argümanını doğru buluyor musunuz? Yoksa benim düşüncem mi doğrudur?
Not:Bu soruya evet dersek ve sonuç olarak bizim imtihan etmeye giderse sonuç onun içinde bir cevap vereceğim.
submitted by pecetelikis to AteistTurk [link] [comments]


2020.11.10 11:03 pecetelikis Taş paradoksuna karşı böyle bir cevap buldum (artık taş demeseniz de bunun farklı türleri hayla bir argüman olarak kullanılıyor sizin cevabınızı merak ettim)(ekşiden aldım)

iddia: allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?
felsefede mutlak kudret paradoksu olarak halk arasında ise taş paradoksu olarak bilinen meşhur soru:) adettendir değinmemek olmaz.
not: bildiğim kadarıyla bu sorunun kaynağı filozof bertrand russell (1872-1970).
günümüzde hatalı ve işe yaramaz olduğu anlaşılan bu soru hala bazı ateistler tarafından kullanılır. özellikle "dur bunu yarın sınıftaki müslümanlara yada din hocasına sorayım da akıllarını başlarından alayım" diyen liseli ateist için vazgeçilmez.
bu soruya "hayır, yaratamaz" cevabı verdiğinizde ateist size "demek ki allah her şeye kadir değildir." siz allah'ın her şeye kadir olduğunu söylediğiniz için de "allah diye bir şey var olamaz" diyecektir.
"evet, yaratabilir" cevabını verdiğiniz de ise karşımızdaki ateist size "öyle bir taş yaratılırsa allah onu kaldıramayacaktır ve yine her şeye kadir olmayacaktır" diyecektir.
bizim heyecanlı ateist kendince sizi köşeye sıkıştırmış. hade gelin iki farklı kabule göre biz onu köşeye sıkıştıralım;
1) mantık yasaları devrede 2) mantık yasaları devre dışı
1)mantık yasaları devrede iken;
soruda "allah" sözcüğü yerine "her şeye gücü yeten" sıfatını koyalım hatta bu sıfat "her taşı kaldırabilir" kuralını da içinde barındırdığı için direkt bu sıfatı koyalım.
iddia şöyle olur; "her şeyi kaldırabilen kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi"
sorunun saçma olduğu açıkça ortaya çıktı ve mantık yasaları devrede iken mantıksız bir soruya cevap verilmez. soru hatalı olduğundan geçerlilik hükmü yok!
2)mantık yasaları devre dışı iken;
tabi bizim ateist sorduğu sorunun mantıksız olduğunu ister istemez kabul etse de cevap verilmemesini kabul etmeyecektir. çünkü ona göre sorunun hatalı olması kendinden değil allah'ın sıfatlarından kaynaklanıyor.
işte tam burda inatçı ateisti ters köşe yapabilirsiniz;
madem mantık yasalarını devre dışı bıraktık ve mantıksız bir soru ile karşı karşıya kaldık o zaman mantıksız bir boyutta mantıksız bir soruya mantıksız bir cevap vermek en doğal hakkımız oluyor!
aslında filozoflar ve alimler "her şeye kadir" kavramını farklı şekillerde yorumlamışlar. bu cevapta da filozof rené descartes'ın tanrı görüşünden yola çıkacaz.
descartes'a göre tanrı, kelimenin tam anlamıyla "her" şeyi yapabilir. buna insana mantık hatası olarak gelen her şey dahil. örneğin 3 köşeli bir kare de yaratabilir, 2+2=5'i de sağlayabilir.
mantık yasalarını da allah yarattığına göre bize mantıksız gelen birşey de yaratabilir.
yani "allah kaldıramayacağı taşı önce yaratır sonra aynı taşı taşır!"
ateist arkadaş cevabın mantıksız olduğunu iddia ederse ve kabul etmezse siz de ona sorduğu sorunun mantıksız olduğunu hatırlatın.
ki daha önce mantık yasaları devre dışı kabulü yapmıştık ve mantıksız bir cevap vermek en doğal hakkımız oluyor.
hatta "kaldıramayacağı taşı taşımak" olayı sana göre mantıksız allah'a göre değil. bir şeyin mantıksız olup olmadığına mantık yasalarını elinde bulunduran allah karar verir!
mutlak kudret paradoksunun diğer versiyonları;
1)allah başka bir allah daha yaratabilir mi?
2) allah kendini öldürebilir mi?
3) allah bir şeyi kendine unutturabilir mi
4)allah kendini yok edebilir mi?
5) allah kendinden büyük yada daha güçlü birini yaratabilir mi?
açıkçası bu tür iddiaların dar düşüncelerden ortaya çıktığını düşünüyorum.allah kavramını yeterince anlamamaktan kaynaklanıyor! bazı iddialarda başka sorunlar da mevcut hatta.
mesela "allah kendinden daha büyük birini yaratabilir mi" diye sorarken büyüklük ölçütün nedir? boy, en, kilo kıyaslaması mı yapıyorsun? neden bu kadar dar düşünüyorsun?
yada "daha güçlü birini yaratabilir mi" diye soruyorsun! güç kıyaslaması için o kişinin zorluk yaşaması lazım oysa "mutlak güçlü" olan biri için atomu veya bir evreni yaratmak arasında fark yok ki?
sonuç: kısacası bu tür kelime oyunları barındıran sorular ile bir yere varamazsınız!
submitted by pecetelikis to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.24 19:46 Kusabaciv Hep böyle oluyor galiba. Lisede dinden çıkışım.

Ortaokulda din nedir ne değildir bir fikrim yoktu ama namaz kılan(7.sınıftan) kur'an okuyan(4.sınıftan) birisiydim. Ortaokulu bitirdikten sonra il merkezine taşındım. Liseye başlayınca havasından mı ne "lan biz niye varız" demeye başladım. Tabi hala müslümanım ama kusursuz bir varlık bizi niye yarattı diye düşünüyordum. Sonra sınıfta çok yakın arkadaşım ateist olduğunu söyledi müslüman olduğum için onu tekrar dine döndürmek istedim. Böyle tartışıyoruz falan(gerçi onun tek argümanı çelişen ayetler." Ben yine mantık yoluyla az çok çürütüyorum ama ikna olmuyordu. Sonra dedim ki iyi araştırıp gelirsem onu tekrar müslüman yapabilirim. Hatta o zamanlar anneme falan "birisini müslüman yapmaya çalışıyorum." diyorum. Annem aferin falan diyor. Böyle 2-3 ay sürüyor. Her gün din tartışıyoruz öğlenleri tabi o da kendini geliştiriyor. Sonra dedim ki neymiş bu çelişen ayetler hiç bakmamıştım bugüne kadar aynı klasik müslüman. Baktım, baktım ve baktım lan ne kadar çelişen ayet var. Hani bazıları çeviri hatası desek neyse. Kitap başlı başına hata bunu üzerine eskiden yaptığım savunmalar geldi. O günden itibaren böyle boşlukta hissettim. Cidden dünya ve evren benim için hiç anlam ifade etmiyordu. Çünkü ben niye yaşıyorum , ben niye burdayım. Tabi bundan sonra herşeyi merak etmeye başladım. Din değil evreni araştırmaya başladım. Nasıl oluştu sorularıma her gün yeni cevaplar veriyordum. Ama bir dönüm noktası var ki benim için çok önemli. "EVRİM", her gün daha çok yaşamı sevdim onun sayesinde. Çünkü bu dünyaya tanrıdan değil doğal seçilim ile geldiğimi öğrendim. Artık mutluydum ama eksik hissediyordum ama manevi değil bilgiye hala açtım. Bütün dinler artık insan yaratımı olduğunu biliyorsun. Ne yaparsın diye sordum kendime tabi gerçek tanrı nerde diye sordum. Yüzlerce kaynak ve bir sürü kaynak aldım. Hayatımda kendi isteğimle kitap okumayan ben kitap satın aldım. Artık netti herşey, tanrıyı ne yaparsam yapayım ulaşamayacağıma karar verdim. Tabi bitmedi kendime yaşam amacında belirledim. Dünyada iz bırakmak istiyorum bunu yapmak için ömrüm boyunca uğraşmam gerekse bile. Görebildiğim kadar yer görmek istiyorum. Ölüm tek gerçek ulaşana kadar zamanım var. Bakalım hayat bize ne gösterecek. Umarım yazımı beğenmişsindir tabi buraya kadar okuduysan. İyi günler.
submitted by Kusabaciv to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.16 08:51 KeldornTP Tanrı argümanları: Tanrının varlığına ve yokluğuna dair argümanlar üstüne üstünkörü bir inceleme

Tanrı konusu, açıkcası yazmak konusunda istekli olduğum, ama boyutu ve büyüklüğünden ötürü yazmaktan dehşet ile kaçtığım bir konu olmakla birlikte, en azından sadece bir konspet olarak bile insanoğlunun zihninde önemli bir yer kaplamıştır, öyle ki modern düşünürlerin yeni yeni çıkmaya çabaladığı, ki senin bir çok hatalarını kapatmış, eksiklerini gidermiş ve tek başına ortaya koymaya cürret edemeyeceğin savları korumana yardım etmiş bir etmenin yanından ayrılmak acılı bir süreçtir, bir düşünce şeklinin başlıca sebebi olmuştur.
O kadar dehşetverici bir düşüncedir ki, olması ya da olmaması her türlü irdelendiğinde varoluşumuz ve sonumuz hakkında terör hissederek titrememize sebep olacak kadar güçlü bir düşünce iken, gene de safi ihtimali dehşete düşüren bu kavramı temaşa etmek için ayrı bir heyecanlı, ayrı bir arik davranış sergileriz. Bazı akıllı kimseler, bu kavramın üstümüze getireceği felaketi öngördüklerinden, bu kavramı düşünmeden hayatlarını devam ettirirler. Ama, tıpkı Erasmus’un da yazdığı Moriae Encomium(Deliliğe Övgü)1 adlı eserinde, kürsüye çıkıp kendini öven Stultita’ya naaıl bir hayranlık ile kapılmışsa, ben de ahmaklığı, deliliği ve dehşeti kendi zihinlerine kabul etmiş olan filazoflara hayranlığım sebebi ile, her ne kadar kendimi Erasmusla kıyaslayacak kadar kör ve ahmak olmasam da, tıpkı Erasmus gibi, ben de tutkunluğunu, onları anlatan ve düşüncelerini okuycuların dimağına aksettirmek isteyen bir hayran olarak yazmak niyetindeyim.
Bu hayranlığım, ne bir tarafa, ne de ötekine duyulan bir hayranlıktır. Ben ne düşmanı olan Hector’a2 bir saygı ve hayranlık besleyen Ajax’ım ne de Patrocullus’a bir sevgi ve dostluk hisseden Achillesim. Aradaki çekişmeyi başlatan kişi olmasam bile, Kendimi Eris olarak görüyorum. İki tarafın da harika silahlarını, cephelerini, kişilerini, bir tarafa karşı bir yakınlık hissetmeden, hissetmiş olsam bile göstermeden anlatmayı ve iki tarafı da adil bir şekilde tanıtmayı işteyen bir hayranlıktır benim duyduğum.
Genel olarak, tanrı problemini ele alırken, hem ontolojik, hem epistemolojik argümanları incelemekle birlikte, bunlara karşı sav olarak öne sürülen savlara de yer vereceğim. O noktadan sonra, tanrı ile alakalı bir çok soruyu ve cevabı da inceleyip, bunun bilim üstündeki etkisine de bakacağım. Gönlüm tüm tanrı görüşlerini anlatmayı istese de, kendimi en çok tek tanrılı dinler, özellikle de abrahamic dinler ile meşgul tutacağım, çünkü en bilinen, dolayısı ile en hararetli şekilde karşı çıkışan ve de savunulan görüşler, bu dinlerin gölgesinde çıkmıştır.
Gene aynı şekilde, modern fizik anlayışının getirmiş olduğu, ve duruma bağlı olarak Tanrı argümanlarını desteklemek için, veyahut çirütmek için kullanılabilecek bazı bilgi ve teorilerin, ne için tanrı meselesini ilgilendirdiği, ve nasıl argümanları güçlendirmek için kullanılabileceğini de göstereceğim.
Çok Tanrılı Evren Tasarımı Hakkında
İlk dinlere baktığımız zaman, bize göre aşırı animalistik ve şamanistik olanları bir kenara koyduğumuz zaman, evrenin, çeşitli portfolyolara sahip kadim varlıklar tarafından boyundurluk altına alınmış olduğunu görürüz. Gerek yunan mitosu, gerek de sümer mitosu, bir çok göreve, şekle ve de kudrete sahip, sayıca çok fazla tanrı barındırır. İlk argümanımız aslında bu şekilde kabul edilen bir mitosun mantıklı olmayacağı yönündedir, ve temelde iki kişinin görüşüne yer vereceğim. Bunlar Atinanın at sineği Sokrates, ve Hippolu Augustinus’dur.
Euthypro3 diyaloğunda, kendi davasına az bir vakit kalmış olan Sokrates, babasının bir köleyi öldürmesinden ötürü onu şikayet edecek olan Euthypro ile karışlaşır. Adelet üstüne gelişen bir diyalog sırasında, Sokrates, hep yapmış olduğu gibi, Adaletin genel bir tanımını ister. Diyalog devam ederken Euthypro adaletin tanrılara tapma ve inanma olduğunu, çünkü kuralları koyanların onlar olduğunu savunurken, Sokrates, birbirleri ile dalaşan, laf eden, kavga eden, suç işleyen ve muziplik yapan tanrıların hepsinin de aynı adalete sahip olamayacağını, yani bu hepsini memnun edebilecek bir adaletin olmamasının yanında, adaletin de hepsi tarafından memnun edilemeyeceğini anlatır.
Belki bunu bir adım daha öteye götürebilirsek, Augustinius’un vardığı sonuca birlikte varabiliriz. Augustinius, gençlik yıllarında Zerdüşt dininin dualistik yapısını çok sevmiş olmakla birlikte, bir süre sonra, eşit güce sahip ve birbirine düşman iki varlığın, düzenli ve de oturmuş bir şey yapamayacağını düşündüğünden, hristiyan olur.
Cidden de baktığımız zaman, birbirleri ile muhteşem bir harmoni içinde olamayan varlıkların, düzenli bir şey yaratması ve sürdirmesi mantıklı değildir. Birinin yarattığını, birisi bozacak, birbirleri ile anlaşamayacaklar ve bu durumda biz nasıl olur da kaosun içinde koybolmayacağız? Çok tanrılı bir evren tasarısı cidden de, çok büyük bir engele sahiptir. Bununla birlikte içinden çıkılamayacak gibi de değildir.
Cidden de tüm tanrıların yaratım konusunda eşit olduğu bir durum var ise, o zaman bu işin içinden çıkılamaz olması kaçınılmaz iken, yunan mitolojisinde bulunan her tanrının eşit olduğu, ya da yaratımla sorumlu olduğu söylenilebilir mi? Ama bu durum gene tanrı kavramının tanımlanmasını güç kılıyor. Bu sıralama nasıl belirlenir, tanrı olmanın vasıfları nelerdir ve de ön önemlisi, evrene hükmetme durumunda da bir düzen olmaması durumu hala geçerliliğini korur iken, naaıl olur da çok tanrılı inancın bir kaosa sebebiyet vermeyeceği düşünülür? İşte bu gibi sorunlar, çok tanrılı dinlerin işinden çıkılamayacak çelişkilerle dolu olduğunu söylememiz için, az da olsa bir dayanak sunuyorlar. Gerçekten de, bu sorulara verilebilecek cevaplar, asla tam manası ile tatmin edici cevaplar olmayacaktır. Şayet çok tanrılı bir mitos, her zaman karmaşık olacaktır. Sonuçta insanlığın koruyucusu, sşk ve bereket tanrısı innanna aynı zamanda savaş tanrısıdır. Böyşe olduğu sürece de konu asla tatmin edici bir cevaba ulaşamayacaktır.
Şimdi, spesifik olarak çok tanrılı dinlere karşı yöneltilen en büyük soruları, argümanları( ya da bir argümanın çok çeşitli ifadelerini) öne sürdükten sonra, daha genel bir tanrı kavramı üstünde durmanın vakti gelmiştir.
Düzen Ve Amaç Argümanı
Öncellikle, gözlem üzerinde duran bazı açıklamalara yer vermek çok daha doğru olacaktır. Bu noktada teolojik bir argüman olan düzen ve amaç kanıtlaması üstünde durmamız doğru olacaktır.
Düzen ve amaç kanıtı, tanrının var olduğuna dair sunulan argümanlar arasından en sıklıkla kullanılan argümandır. Bunun sebebi, tamamen gözleme dayalı yapılan bir çıkarımın, hem daha kolay sunulabilmesi, hem de daha kolay aktarılabilmesinden ileri gelir.
Basitçe izah etmek gerekirse, Evrenin içinde bulunan her şeyin, incelendiğinde çok karmaşık olduğu, ve bu karmaşık yapıların hepsinin bir fonksyona sahip olduğu, bundan ötürü bu oluşan şeylerin bir yaratıcı tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Mesela, en ilkel bakteriler bile, kendi içlerinde yaşamalarını sağlayan, çok önemli ve de yerinde fonksiyonlara sahipler. Aynı şekilde insan gözü de bizim bir şeyi görebilmemiz için birçok fonksyonu yerine getiren daha küçük parçaya sahipler. Gene insan vücudu çalışabilmek için çok hassas ve mucizevi bir çalışma prensibine sahiptir. Hatta, her biyom, kendi içinde aşırı hassas ve güzel bir dengeye sahip iken, yaratıcıdan şüphe etmek, en basiti ile absürttür. Bu dünyanın, tıpkı bir saat kadar karmaşık ve dengeli olduğunu görüp de, bir yaratıcısının olmadığını düşünmek saçmadır. Sonuçta nasıl olur da bir saat gördüğümüzde onu imal eden bir yaratıcısı olduğunu düşünüyor, rastgele oluştuğunu düşünmüyorsak, bir saate benzeyen dünyanın da elbette bir yaratıcısı vardır.
Bu kanıt kendi içinde mantıklı olmak için, karmaşık olan evren ile, gene karmaşık olan saatin birbirleri ile olan anolojisinin güçlü olduğunu varsaymamıza ihtiyaç duyar. Şöyle ki, saatin zaten üretilen bir eşyanolduğunu bildiğimiz için, bir saat gördüğümüzde yaratıcısı olduğunu var sayarız. Ama insanlığın kendi gözlerini açtığı, doğal durumunda var olurken gözlediği evren ve evrenin elemanları, üretilmiş olduklarını gözlememiş olduğumuz için aynı şekilde düşünmek yanlış olacaktır. Aynı şekilde, benzetmenin kendisi ise, çoğu yönden birbirine benzemeyen iki şeyi, sınırlı benzerlikleri üstünden aynı yere koyar, bu da aslında onun zayıf bir anoloji olduğunu bize gösterir.
Bununla birlikte, evrenin kusursuz olduğunu söyleyecek kadar da gözlemlemediğimiz de bir gerçektir. Hatta Richard Dawnkins(Ünlü biyolog ve Ateizm görüşünün modern savunucusu.) “Inside Nature’s Giants”(Doğanın Devlerinin İçinde)4 isimli belgeselinde bir zürafanın anatomisinde, larengeal sinirlerin aslında mükemmel olmayan, kusurlu bir şekilde olduğunu bize gösterir. Bu noktadan da, aslında bize bir yaratıcının olmadığını, canlıların tek seferde haratılan mükemmel varlıklar olmadıklarını, evrimle gelişen kusurlu canlılar olduğunu gösterdiğini iddia eder, bu da bizi başka bir konuya, evrim meselesine getirir. Evrim tek başına tanrıyı reddedemez, hatta hristiyanlar, ki papa bile kabul etmiştir, bunu canlıların en iyi açıklanma şekli olarak kabul eder, evrim sisteminin ise tanrı tarafından yaratıldığına inanırlar. Bu da gene ilk argümanımızı zayıflatır.
Bununla birlikte, evrende hastalık, depremler, seller ve hatta savaş suçları, işkenceler, katiller gibi kişilerin bulunduğunu da hatırlarsak, evrenin hangi noktada mükemmel bir tasarıma sahip olduğunu da sormak durumunda kalırız.( bu konuya kötülük probleminde döneceğim.)
Antropik İlke Argümanı
Tam da insan kötülük yapabildiği için bir tanrı vardır. İnsanın diğer hayvanlardan ayrılması, özel olması ve gelişmesi. Şanlı insanlık tarihimizde insanın buraya kadar gelmiş olabilmesi için, mulaka ki ona yardımcı olmuş, rehberlik etmiş bir gücün var olmuş olması lazım değil mi?
Antropik ilke argümanı bize, insanlığın şu an olduğu konumda olmasının bir raslantı olamayacağını, tüm kainatın bize olanak sağlaması için ayarlanmış olduğunu söyler. Sonsuz evrende, bilinen karmaşık yaşam formları bu dünyada. Oysa bizim gibi yaşama koşul sağlayan binlerce gezegen var iken, hidrojen evrende en fazla bulunan element iken, niye sadece biz varız? Bütün bunların tesadüf olmadığı, bizim burada olmamıza sebep olan şeylerin incelenmesinde gözükebilir.
Ancak bu şekilde düşünenler de, olasılığın rastgele bir ihtimal olmadığına ve lendilerinin bir plan içinde yer aldıklarına inansalar da, aslında bunun bir olasılık olduğu, en basit şekilde yanlış neden ile yanlış sonucun birbirine bağlanmış olabileceğini gözardı ederler. Nasıl ki Occam’ın usturası, bize en basit açıklamanın doğru olmasının dahanolası olduğunu söylüyorsa bu durumda bu bakış açısının da eksik olduğunu bilmek gerekir. Kişi kafasına kuş pislemesinden ötürü piyangoda kazandığını düşünmemeli. Bizim piyangoda büyük ikramiye kazanmamız, bu işin rastgele olduğu ve de bizim kazancak kadar bahtı açık bir kişi olduğumuz gerçeğinden fazlasını anlatmaz. Geri kalan spekülasyonların kanıtını vermez.
İlk Neden Argümanı
Antropik ilke argümanının yanlış bir sebep sonuç ilişkisi sonucu ortaya çıktığını varsaysak bile, evrenin bir neden sonuç zincirinde var olduğu gerçeği değişmemektedir. Evrende olan her şeyin bir nedeni var. Bununla birlikte, tüm nedenler de başka bir nedenin sonucudur. Böyle bir durumda her şeyin nedeninin takip ettiğimizde neye ulaşırız?
Yukarıda bahsettiğim ilk neden kanıtı ile antropik ilke kanıtı, gözlemlere dayalı iken, Kozmolojik kanıt diye adlandırdığımız ilk neden argümanı, tamamen empirik olgular üstüne kurulmuş bir çıkarımdır.
Daha önce de demiş olduğum gibi, eğer ki her şeyin nedeninin takip edecek olursak, ki nedenlerin planlı olmadığını varsaysak bile onar da birer sebep sonuç ilişkisi içindeler, evrenin var olmasının da bir nedeni vardır. Evren var olduğuna göre, onun sebebi olan bir yaratıcı da var olmalı, çünkü evrenin var olması sebepsiz yere olamaz.
Ama biz bu varlığı tanrı olarak kabul edersek, onun ilk ilke olduğu manasına geleceğini de kabul etmek zorunda mıyız? Nitekim, aynı şekilde ‘Peki tanrının sebebi ne idi?’ Sorusunu yöneltmemizin önünde hiç bir sebep yoktur. Sonuçta eksi sonsuza kadar devam edemeyeceğine dair bir empirik sebebe sahip değiliz.( bu konuya bilimsel açıklamalarda geri döneceğim)
Gene bir ilk nedende durabiliyor olduğumuzu varsayalım. Bu durumda o ilk neden tanrı demek zorunda olduğumuza dair de bir olguya sahip değiliz. Bu ley evreni yaratmış olsa bile, bunun akla, iradeye, mutlaklığa sahip olma gibi bir zorunluluğu yoktur. Bu durumda biz bu şeye tanrı diyebilir miyiz?
Ontolojik Kanıtlamalar
Bu noktaya kadar, empirik olan ve gözleme dayalı argümanlara baktık. Ontolojik argümanlar ise, zorunluluğa ve de gözlemlere dayanmadan, uslamlama kullanılarak elde edilen argümanlardır. Bu argümanlar savlarını, kendi varoluşlarından ötürü zorunlu kabul edilmesine yol açacak şekilde geliştirilmiş kuramlar olduklarından, çok güçlü ve çürütmesi çok zor argümanlardır. Öyle ki birazdan göreceğimiz gibi bu argümanlara verilen cevaplar bile tatmin edicilikten uzaktır.
Aziz Augustinus(354-430) bize tam olarak bir ontolojik argüman sunmamıştır. Gene de Confessions(İtiraflar)5 adlı eserinde, ondan sonra gelecek adamların da kullanacağı argümlanlar için bir zemin oluşturduğuna inandığım için buraya koymayı daha doğru buluyorum. Gene Augustine direkt olarsk bir ontolojik kanıt sunmadığı için, direkt olarak da kendisinden vir şey anlatmayacağım. Her me kadar anlatmak istesem de bu noktada bazı fedakarlıklar yapıp hozlı geçmem daha doğru olacaktır.
Augustine bize herkes ile ortak düşünebildiğimiz şeyler olup olmadığını sorarak başlar. Nitekim adalet kavramı, kişiden kişiye değişebiliyor iken, sarı rengi hepimizin kafasında aynı şeyi canlandıracaktır. Adalet, bakış açısına ve deneyime göre farklılık gösterecekken, sarı her zaman aynı gözükür, bu yüzden bazı düşünceler evrensel değil iken, bazısı evrensel olacaktır. Evrensel şeyler, var oldukları için evrenseldirler, dolayısı ile herkes tanrıyı düşündüğündüğünde, var olacak en büyük en güçlü varlığı düşünecektir. Bu varlık en güçlü ve en büyük olmak dışında düşünülemediği için var olmak zorundadır, çünkü bu kişiden kişiye değişemez şeklinde vir açıklama ile tanrının var olduğunu kanıtlar bize.
Modern bakış açısı ile bakıldığında, bu argümana şüphe ile yaklaşılabilir. Ne de olsa renk körlüğü diye bir durumun olduğunun farkında olan biz, herkesin kafasında sarı rengi aynı şekilde canlandırmayacağımı bilsek de, gene de bu argümana karşı üretebileceğimiz bir şey yoktur.( genel eleştirilerim bu kanıtlamayı da kapsayacak olsa da, direkt olarak bu kanıtlamayı hedef alan bir eleştiri bbulamadığımı, ya da koymayı gereksiz gördüğümü itiraf etmem gerekir.)
Yukardaki kanıtlamaya bakınca Anselmus(1033-1109) kendi argümanı da yaptığı açıklamada, mutlaka Agustinus’un düşüncesinden de etkilenmiştir dememek çok güçtür. Anselmus 1078 yılında Prolosgion6 isimli eserini tamamlıyor. Bu eserin 2. Kısmında bizi aşşağıdaki akıl yürütme şekli ile tanrının varlığına ikna etmeye çalışıyor, 3. Kısmında ise bunu çeşitlendirmeye çalışıyor.
l Tanım: Tanrı, kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyendir.
l Öncül: Kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen Tanrı düşünülebilir.
l Ara sonuç: Eğer ki kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen tanrı sadece zihnimizde olsaydı, ve gerçekte de var olan ve kendisinden daha yücesi tasavvuf edilemeyen bir şeyi de tassavuf edebiliriz, ama bu durumda tanrıdan daha yücesini tasavvuf etmiş olurduk, bu bir çelişkidir
l Sonuç: Tanrı var olmak zorundadır
İlk başta tanrının var olması için bir sebep gözükmese de, Anselmus burada haklıdır. Eğer ki Tanrı en yüce ise, bu durumda tanrının var olmayan hali, var olan halinden daha az yüce olacağı için, daha yüce halini hayal ettiğimiz şey, yani var olan şey tanrıdır demek istemiştir.
Ama bu argüman tanım konusunda belli eksikliklere sahiptir. Öncellikle, ne için var olmak, sadece zihinde olmaktan daha yüce bir durumdur, bunun açıklaması yoktur. Anselmus bunu kabul edeceğimize inandığı için ya da bunun çalışması için böyle bir şeyi kabul ettiği için argümanı çalışıyordur. Yücelik tam olarak nedir? Bunun da cevabını bize vermez.
Tabii bu gibi sebeplerden ötürü, bir sürü parodi argümanlar üretilerek bu düşüncenin aksi veya düşüncenin absürdlüğü kanıtlanmaya çalışılmıştır. Bunlar arasından en yeni argümanlardan Raymund Smullyan(1919-2017) 1984 de öne sürdüğü argümanı örnek vermek istiyorum.
l Tanım: Evren, tüm yaratımlar içerisinde en etkileyicidir olanıdır.
l Tanım 2: Yaratımın Kalitesi,a) yaratılanın gerçek kalitesi,b) yaratanın becerisine bağlıdır
l Öncül: Yaratan ne kadar sınırlandırılmışsa, veya ne kadar dezavantajlı ise, yarattığı da o kadar etkileyicidir.
l Öncül 2: En büyük dezavantaj var olmamaktır.
l Ara sonuç: Bu yüzden, evren var olan bir yaratıcının yarattığı en etkileyici eser ise, ondan daha etkileyici olan var olmayan bir varlık tarafından yaratılmış olan bir evrendir
l Ara sonuç 2: Var olan bir tamrı bu sebeple, ondan daha yücesi düşünülemez bir varlık değildir, çünkü daha etkileyici bir evren yaratan var olmayan bir tamrı vardır.
l Sonuç: Tanrı yoktur.
Bu parodi argüman, etkileyici olsa bile, benim gözümde daha da yetersiz ve daha da zayıftır. Çünkü, ilk argümanın aksine daha fazla noktada soru işaretleri bırakmaktadır. Mesela, Var olan tanrının niye olmayandan daha yüce olmadığının bir sebebini aslında bize vermez. Bize var olmayan bir tanrının yarattığı evrenin daha muhteşem olduğunu göstermekle birlikte, bunun birini diğerinden daha yüce yapması için bir sebep olarak ele almamız gerekmez. Bununla birlikte var olmayan bir şeyin nasıl bir şey haratabildiğini de bize söylemez. Hatta evreni en etkileyici yaratım olarak kabul etse bile, öyle olmak zorunda değildir. Birden fazla evreni yaratmak, daha etkileyici değil midir?
Bununla birlikte, Thinking Machines Coorperations’da çalışan Paul E. Oppenheimer ve Stanford Universtesinde bulunan Edward N. Zalta isimli iki kişi, On the Logic of the Ontological Argument(Onlolojik Argümanların Mantıkları Üzerine)7 adlı 1991 yapımı ortak çalışmalarında Anselmus’un informal kanıtlamasını modal haline getirip tekrar kanıtlıyorlar, ancak Reflections on the Logic of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanların Mantıkları Üzerine Tekrar Düşünme)8 adlı çalışmalarında, Anselmus’un öncüllerine saldırıyorlar. Ki saldırmalarında haklılık payı var gibi. 2011 yılında A Computationally-Discovered Simplification of the Ontological Argument(Ontolojik Argümanın Bilgisayarla Keşfedilen Basitleştirilmesi)9 adlı makalelerine göre, Anselmus’un kanıtlamasını modus olarak girdikleri otomatik teorem kanıtlayıcısı PROVER9 Anselmus’un kanıtlamasını doğru bulmakla kalmıyor, tek ve daha güzel bir öncülleme ile modifiye ediyor. Ancak bunu yaparken, birincil derece mantık kullanarak işlerini hallettikleri için, being ve existance’ı iki farklı yüklem olarak öner sürdüklerini de söylemem gerekir.
Buradan, aynı mantıkta, fakat farklı bir şekilde kanıt öne süren René Descartes(1596-1650) 1641 yılında Meditationes de Prima Philosophia(İlk Felsefenin Meditasyonları)10 adlı eserinin beşinci meditasyonunda Anselmus’unkinden farklı bir ontolojik argüman sunmaya çalıştı. Zira çok farklı olmasa da, bazı noktalarda daha farklı bir anlatışta bulunduğunu söyleyebiliriz. Kısaca Descartes, Zihnimizin dışında da var olan ve de zihnimiz tarafından icat edilmemiş bazı kavramların olduğuna inanır. Mesela üçgen gerçekte var olmasa bile, iç açıları 180 eden, 3 köşeli ve 3 kenarlı bir kavramdır, be bu kavram dışına çıkamaz.
Elimizdeki bu bilgi ile, üçgen kavramından, üçgenin ne olduğunu ve zorunluluklarını çıkarabildiğimiz gibi, tanrının da ne kendisinin kavramından çıkarabiliriz.
Tanrı, mükemmelliklerin tümüne sahiptir, var olmak mükemmel olduğu için, tanrı var olmak zorundadır diyor. Her ne kadar biz şu noktada Anselmus ile daha farklı şekillerde tanımlamışlardır desek de, Anselmusun sorunları aynı zamanda Descartes’ın sorunlarıdır.
Mükemmelliklerin bir açıklaması yok. Mükemmel nedir, var olmak niye mükemmeldir gibi soruları cevapsız bırakıyor. Tabii, hızlı geçeceğim için bu kadar az yazsam da, Descartes’ın açıklamaları daha uzundur bu konuda. Gene de aslında olan tek şey, ‘Daha yücesi hayal edilemez’ tanımı yerine ‘Tüm mükemmelliklere sahip olan’ tanımı yapılmıştır.
Bunun dışında, sadece Descartes’ın kendi ontolojik argümanına özel yapılan bir çürütmeden bahsedecek olursak, Gottfried Wilhelm Leibniz‘in(1646-1716) 1676 yılı ve sonrasında, geleneksel tanrı açıklamasının yetersiz kaldığı düşüncesi ile birlikte, bu geleneksel düşünce ve kanıtlamaları çürütmek, eleştirmek ve daha iyisini yaratma işine girmiştir. 1684 yılında yayımlamış olduğu Meditations on knowledge, truth, and ideas(Bilgi, Fikir ve Gerçek Hakkında Meditasyonlar)11 adlı tez çalışmasında, Descartes’ın tanımını çelişik bulmuştur. Tanrı tüm mükemmelliklere sahip ise, içinde birbirinin karşıtı olan ve birbirine aykırı olan mükemmelliklere de sahiptir. Bir şey, kendi karşıtlığı ile birlikte iken, en mükemmel halinde değildir, o zaman tanrının bu şekilde tüm mükemmelliklere sahip olması başlıca bir çelişkidir.
Bununla birlikte Leibinz, 1676 da yazdığı Quod ens perfectissimum existit(Ve Mükemmel Varlık)12 isimli makalesinde mükemmeli tamımlayarak çok önemli bir açığı kapamıştır. Mükemmel “Pozitif ve mutlak olan veya sınırlara tabii tutulmadan kendini açığa vuran basit özellik” olarak tamınladığı için, tüm mükemmeller, birbirleri ile çelişemeyeceklerinden, yani mutlak veya sınırsız olacaklarından çelişemeyecekleri için, tanrı mükemmel olan her şeye sahiptir.
Bununla birlikte gene biz bu tür tanımlamalara genel olarak, ger şeyin iddia edilebileceği, düşünülebileceği şeklimde gelebiliriz. Mesela, uçan bir su aygırı veya memeli bir baykuş hayal edebilmem, bunların gerçek olduğunu, var olduğunu göstermez. Ama bu eleştiri de, çok başarılı değildir. Zira, tamrı her şeyi bildiği ve mükemmel olduğu, yüce olduğu için zatem var olmak zorunda bırakılırken, bu varlıklar, bu kadar büyük özelliklere sahip olmadığından var olmak zorunda, dolayısı ile gerçek olmak zorunda değildir. Memeli baykuşun varlığı, koşullu bir önermedir.
Bununla birlikte, her ne kadar yukarıdaki isimler informal mantık ile bir ontolojik kanıtlama sunmuş olsalar da( ve bunlar modal şekilde modifiye edilebilseler de) ciddi bir modal görüşü de açmanın vakti gelmiştir. Bu noktada başvuracağımız kişi, en büyük mantıkçılardan birisi olan Kurt Gödeldir.(1906-1978)
Gödel 1970 yılında Dana Scott’a ontolojik kanıtını gösteriyor. Bu kanıt ciddi modal mantık içermekte ve de Leibinz gibi ciddi tanım ve mantık çizgisinde gitmektedir. Modal mantık, olası olarak ve zorunlu olarak sembollerini de barındırdığı için, bir önermenin doğruluk cerecesinden bahsetöeyi mümkün kılıyor. Yukarıda bulunan diğer önermeler, bu şekilde yazılmadığı için bu derece besleyici ve önemli değildir.
Şimdi Gödelin argümanına bakalım.
l Belit 1: Her özellik için, o özellik pozitif değildir ancak ve ancak o özelliğin değili pozitifse(P)
l Belit 2: Pozitif bir özellik tarafından zorunlu olarak gerektirilen her özellik pozitiftir.
l Teorem 1: Pozitif özellikler olası olarak örneklendirilir
l Tanım 1: Tüm pozitif özelliklere sahip olan şeye G diyelim(God)
l Belit 3: G pozitiftir
l Ara sonuç: Olası ihtimalle bir G vardır.
l Belit 4: Pozitiflik zorunlu olarak pozitiftir
l Tanım 2: Bir objede var olan, ve o objede bulunan her şeyi zorunlu kılan şeye ess(öz) diyelim
l Teorem 2: Tanrı olmak(G) Gnin özüdür
l Tanım 4: Tüm özleri zorunlu kılan şeye NE( Zorunlu var olma hali) diyelim.
l Belit 5: Zorlunlu olarak var olmak pozitiftir.
l Teorem 3: Tanrı var olmak zorundadır.
Bu kanıt da otomatik teori kanıtlayıcıları ile kanıtlanmıştır, kaldı ki biçimsel olarak da hatasızdır. Buna rağmen, pozitif nedir bu konuda bir tanıma rastlamıyoruz. Bu sebepten ötürü ne için var olmak bir pozitifliktir buna da cevap veremiyoruz.
Bununla birlikte pozitif olmak kanıtlamaya göre bir zorunluluk, dolayısı ile aslında olası olan her şeyi de zorunlu kılmış oluyor. Bu noktada olası ile zorunlu arasında bir fark koyması tamamen abes kaçıyor.
Bununla birlikte, bir kaç açıklama sunuluyor tabii ki. Bunlardan bir tanesi, tanrı gibi zorunlu bir varlık, nasıl oluyor da olası veya tesadüfi bir şekilde evreni yatatıyora cevap olarak özgür iradesi ile yarattığının cevabını verebilir, ki bu da hem felsefi hem de bilimsel olarak eleştiriye tabii(Gene geleceğim bir konu.). Gerek quantum gerek çoklu uzay teoremleri ile tartışılabilecek bir konu. Veya Leibinz gibi bu dünya, var olabileceklerin arasında en iyi dünyadkr diyerek de, soruna çözüm bulmaya çalışabiliriz. Çünkü David Lewis’in(1941-2001) Modal gerçeklik teorisine göre, bizim var olan dünyamız( zorunlu olmasına rağmen) olası olup da zorunlu olmayanlarla bir fark bulamayacağımız bir dünyadır.
C. Anthony Anderson(1940-) ise pozitifin kendi içinde bir çelişki barındırdığını iddia etmiştir. Öyle ki, ortalama boy pozitif bir özellik olmamasına rağmen, var olduğu için bir pozitifliktir, ama pozitif olmadığı için ortalama boydur. Buna rağmen, pozitiften kastın tanımı verilmediği için buna tam olarak bir doğruluk biçmek, maalesef ki mümkün değildir.
Başka bir Modal argüman için Alvin Carl Plantinga’ya(1932-) bakalım kendisinin argümanı, gene ve her zamanki gibi bir şeylerin kabulüne dayanmakla birlikte, kendisi bunu kabul ettiğini ve de asıl amacının kanıtlamaktan çok mantıklı bir şekilde böyle düşünülebileceğini göstermek istediği için böyle bir ontolojik argüman sunmuştur.
l Belit 1: Ahlaksal olarak mükemmel olan, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen bir varlık olsun, ona da en muhteşemlik diyelim
l Belit 2: Olası olarak var olan her gerçeklikte en muhteşem olan bir varlık olsun. Ona en yücelik diyelim.
l Belit 3: Ve de bu varlık zorunlu olarak var olmak zorunda olsun ve de bu yüzden zorunlu olarak en yecliğe sahip ise ona da en yüce diyelim
l Ara sonuç: en yüceliğe sahip bir varlığın olduğu olası bir gerçeklik var
l Terorem: Bu yüzden zorunlu olarak en yüce vardır.
Kötülük ve Özgürlük
Ontolojik argüman üstüne daha fazla yazı yazmayı düşünmesem de, argümanın bize sunduğu çok güzel bir noktadan yararlanarak başka bir soruna doğru kayalım. Yukarıda argümanın içinde bulunan en ahlaklı, bana Epikür’ün(341-270 M.Ö.) bir deyişini hatırlattı.
“Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? Öyleyse o güçsüzdür. Yok gücü yetiyor da önlemek mi istemiyor? Öyleyse o, kötü niyetlidir. Hem güçlü hem de iyi ise kötülük nereden geliyor?”
Epikürün sormuş olduğu bu soru, önemli bir sorundur cidden de. Baktığımızda, özellikle günümüzde hala ciddi bir takipçi sayısına sahip dinlerde, Tanrının şefkat dolu, iyi ve de en iyi olduğundan bahsedilir. Yukarıdaki argümanları diğer tanrının varlığını kanıtlama konusunda bir hataya düşmediğini var sayarak incelesek bile, müslümanlığın Allah’ı veya yahudiliğin Yehweh’i bu soruları görmezden gelemezler. Onlar iyi ve de ahlaklı tanrılardır. Bu durumda onları, kendilerinin de kabul etmiş olduğu bir kötülük varken bile nasıl iyi kabul edebiliriz?
Bu dünyada insan eli ile yapılmış bir sürü kötü şey var. Zaten bunu kabul ettiği için bu dinler, kötüleri cezalandıran bir ölümden sonra yaşanılabilen bir öteki hayat bahşediyorlar. Bu tanrılar, kötülüğü yarattıkları için kötülük yapıyoruz. Dolayısıyla onlar için iyiler diyemeyiz. Bu şekilde düşünmek, hiç bir şekilde hatalı olmamakla beraber, buna bir kaç cevap verilebilir.
Bunlardan en kolayı, tanrının saf iyi olamayacağını kabul etmek, veya kötü bir tanrının varlığını kabul etmektir. Bazı gnostik düşünce okulları, dünyanın yaratıcısı ile kainatın yaratıcısını iki ayrı varlık olarak görürler. Dünyayı yaratan demiurge kötü ve acımasız iken, İsa figürünün babası olan Tanrı ise iyi bir tanrıdır. Bu şekilde eski ahit ile yeni ahitin tanrılarının arasındaki farkı da açıklarlar. Ama bu, eşitlerse, ilk başta demiş olduğum çok tanrının problemi sebebi ile saçma olurken, bir hiyerarşiye sahip olmaları durumunda, iyi tanrı önder ise, gene kötülüğe göz yumuyordur, eğer ki kötü tanrı bir liderlik ve yücelilik gösteriyorsa, o zaman da epikürün demiş olduğu güçsüz tanrı olmuş oluyor. Her türlü de bu soruna ciddi ve tatmin edici bir cevap verebilecek bir öneri değildir bu.
Daha tatmin edici olan cevap ise özgürlük olacaktır. Baktığımız zaman özgür irade dediğimiz şeyin var olabilmesi için en temelinde bir seçim yapma hakkımız olmalı. Seçim yapabilmek için ise iyi olana bir alternatif lazım. İki şey arasından alternatif seçmek ise olay, iki iyi arasından seçim yapılabilir, değil mi?
Buna cevabım hayır olacaktır. Herhangi bir iyilik hiyerarşisinin kurulabilmesi için, gene iyilikle kıyaslanıp, onu azaltabilecek bir kötü durumunun da bulunması gerekir. Çünkü sadece iyinin olduğu noktada, iyi tek bir formda kendini en açık ederek gözükecektir. Başka türlü kendini gösterebilmesi için, çeşitli tonlara bürünmesini sağlayacak etmenlere ihtiyaç vardır. “Hangisi daha mavi?” Sorusuna cevap verebilmek için, birisinin daha az mavi olması lazım. Bunun için de o rengin içinde başka bir renkden bir tutam bulunması lazım. Bu yüzden de kötülük, iyilik için bir şarttır.
Peki özgür olmaya ne için ihtiyacımız var? Bu sorunun cevabı, iyi olabilmek için olurdu. Kirli bir odayı, temizlemek dışında alternatifi bulunmayan birisi mi daha temizdir, toksa temizlemek zorunda olmamasına rağmen, temizlememeyi seçebilecekken temizleyen kişi mi? Bu sorunun cevabı tabii ki de kendi isteği ile temizleyen kişidir. Çünkü o, özgür iradesi ile seçmiştir. Bu yüzden dünyada var olan iyilik, özgür irade ile yapıldığı için çok daha değerlidir. Gene tanrı iyi olduğu için, en büyük iyiliği yaratacaktır. En büyük iyiliği yaratmak için özgür iradeyi yaratıyor olması lazım, bundan ötürü tanrı kötülüğü yaratmıştır. Hatta bir adım ileri gidelim, tanrı da iyilik yapma konusunda özgürdür, kötülük yapacak potansiyele sahip olmasına rağmen ebediyen iyilik yapacak olduğu için de hem en özgür, hem de en iyi varlıktır diyerek, ontolojik argüman kısmında bahsetmiş olduğum çoklu evren, potansyel evren ve de zorunlu evren problemini de burada kapatmış oluyorum.
Gene de, bu doğal afetleri, depremleri, yangınları ve hatta hastalıkları nasıl açıklar? Bunların bizim özgür irademizle arasında nasıl bir bağ vardır?
Buna da evrenin kendisinin seçim yapabiliyor olduğu cevabını verebiliriz. Sonuçta evren de tanrının yaratımı olduğu için, aynı mantık ile onun da özgür seçimlerle nasıl devam edeceğini seçebilmesinden daha doğal ne olabilir? Bu noktada evrenin, gene insan aklı, iradesi ve kendi özgür seçimi ile, bir noktada sadece iyi seçecek bir evren olacağına inanmalıyız.
Bu elbette ki çok daha tatmin edici bir cevap olsa da, gene de sorgulardan ve karşı görüşlerden uzak durabilecek konumda değildir. Mesela özgür olduğumuz için kötülüğün var olduğuna karşı verilebilecek en güçlü cevap özgür iradenin cidden de en iyiye doğru evrilip evrilemeyeceği olabilir. Mesela en iyi için yaptığımız temellendirmeyi, en kötü için de yapabiliriz. En büyük kötülük, iyilik yapabileceklen yapmamayı tercih ettiğimiz durumdaki kötülük ise, bu durumda özgür olmak bizi ve de tanrıyı kötü kılmaz mı? Veya, özgür irade yüzünden acı çeken insanlara soracak olsak, onlar bize bu özgür iradenin getirdiği ızdırabı, ciddi manada özgür olmayan ama sadece iyilik yapan bir gerçekliğe tercih etmeyeceğini söyleyebilir miyiz? Bununla birlikte, aslında özgürlük savunmasında ikinci bir temel kabul daha vardır, o da özgürlüğün kendisidir. Oysa ki bizim davranışlarımız, deneyim, kurallar ve koşullar çerçevesinde çoktan belirlenmiş şeyler de olabilirler.
Bu noktadan sonra tanrının özgürlüğüne gelip, kapanmış bir kapıyı aralayıp, son bir defa o aralığından bakmanın vaktinin geldiğine inanıyorum. Özgür irade tanrıda da varsa, bu yaratılabilecek evrenler içinden en iyisinde olduğumuzu gösterir, ve bu yüzden de diğer evrenlerin potansyel olarak ne olduklarına getirir, hatta aslında ilk nedene kadar da geriye gitmemize sevep olur. Şayet çoklu evrenler veya tek evren, bu konuların günümüzdeki yorumlamaları, ister istemez böyle karman bir yapıya girmektedir.
Evren Teorileri Ve Tanrı
Şimdi, aslında antropik ilke, ilk neden argümanı ve benzeri konularda yazmaya devam edebileceğim kadar konu varken, niye bunları yarıda kesmek zorunda kaldığımı anlatmam güzel olur. Genel olarak düşünceler, argümanlar ve de felsefe üstüne yazılı bir ödev olacağından, hatta dersin ismi metafizik olduğundan, uçları doğa bilimlerine dayanan bu cevapları diğer konularla bir arada yazmak istemedim. Çünkü metafizik, fiziğin hep ötesinde kalacak bir konu iken, benim onları aynı noktaya koyacak olmam kesinlikle sansasyonel olurdu. Bu yüzden de en sona alma gibi bir karar vermem anlaşılır olmuştur umarım. Gene yukarıda kapattığımı söylediğim konuları tekrar açacak olduğum için de kızılabilir, ancak bu noktada kendimi savunmayıp bana kızanları da kucakladığımı söyleyerek konuma geri dönüyorum.
Gene uzmanlık noktam, lisans alanım, ya da ayrıntılı bir okuma yaptığım alanlar olmadıkları için, üstün körü geçeceğim üstlerinden, bunu da bildirmek önemli.
Öncelikle, çok popüler olan big bangin kısa bir açıklamasını yapmak doğru olacaktır.
Big bang teorisi, evrenin büyük bir patlama ile yayıldığını bize anlatan bir toeridir. En düz şekilde, evren çok yoğun ve sıkışık iken, patlayarak genişlemeye başlamıştır, bu genişleme hala devam etmektedir, ve uzun bir sürenin sonunda günümüzdeki halini almıştır.
Bu teori ister istemez insanın aklına İlk neden argümanını getiriyor. Ve ilginç bir şekilde bu konuda diyecekleri var.
Big bang teorisinin kabulü üstünden geliştirilen Borde-Guth-Vilenki adlı teori, ikş farklı konuda da ayrı bir ışık tutuyor.
Arvind Borde, Alan H. Guth, Alexander Vilenkin adlı 3 kişinin hesaplamaları ve teorilerin göre hazırlanmış olan ve bu üç kişinin soyisimlerinden ismini kazanan Borde-Guth-Vilenki teorisi, zamanın eksi sonsuza gidemeyeceğini, dolayısı ile ilk sebebin var olduğunu göstermekle birlikte, çoklu evren tasarısının mümkün olmayacağını savunarak, görünürde Leibnz ve de Lewise bir darbe vuruyor. Bununla birlikte, belki de evrenin düzen ve antropic ilke argümanlarına da çok güçlü bir sav daha verecek.
Antropik ileye güçlü bir kanıt olarak verebileceğimiz bir başka örnek ise, gene big bang teorisinin anomalilerinden olan baryon asimetrisidir. Teoriye göre, big bang olduktan sonra, evrende eşit miktarda madde ve anti madde olmalı iken, bunların eşit olmaması ilginç bir durumdur. Şöyle ki dinyayı oluşturan her şeyin bir anti maddesi var, dolayısı ile dünyanın hatta evrenin kendini nötrleyecek olan madde ve anti maddeden ötürü var olamaması lazımdı. Doğal halinden ötürü var olamaması gerekn bir şeyin var olması, belki de insanlığın yaşamının rastgelelikten çok daha farklı bir şeyden ötürü oluştuğuna dair kanıt olabilir.
Bu kanıta verilebilecek başka bir savunma ise, genel olarak insan merkezli bir evren tasarısını savunmak için kullanılabilecek bir bilgiyi bize sunar.
Kopernik, astronominin en önemli isimlerindendir, ve kendisi kopernik prensipleri dediğimiz prensipler ile dünyanın evrenin merkezinde olmadığını göstermiş, ve bu sayede modern astronomi, evren incelemesi hatta fiziğin temel taşlarından birisi olmuştur olmasına da, kimse 500 sene blyunca kopernik prensiplerini onaylamayı denememiş bile. Fakat günümüzde iki fizikçi olan Robert Caldwell ve Albert Steppins CMB leri yanı kozmik mikrodalga arkaplanını inceleyerek, erenin aslında kopernik prensipleri ile çakıştığını, ya da birazcık yanlış çıkardığını kanıtladı. Yukarda da bahsetmil olduğum gibi, evrende bir antimadde ve madde dengesizliği var, ve dünya bu dengesizliğin kırılma noktasında. Evren her yerde homojen değil, bilakis bizim bulunduğumuz gölgeye doğru bir yoğunlaşma veyahut merkezleşme yaşandığını söyleyebiliyoruz. Bu da gene evrende bir yaratıcının işi olarak görülüp, savunulunabilir.
Bununla birlikte, her ne kadar big bang bu tür sorunlarla karşı karşıya olsa da, başka evren tasarıları ile, önümüze konan sorunları aşabiliriz.
Big bang kadar bilinir olmasa da, Plazma kozmoloji teorisi en az 60 yıldır aramızda olan bir teori. Teoriye göre, evrenin var oluşunda ionlaşma ve plazmanın çok önemli olduğuna dair bilgiler veriril. Bununla birlikte evrenin bir başlangıcı yoktur, evren ionlaşma sonucunda bir plazma tabakasının oluşması ile evren olur, en temelinde bir başlangıç, ya da öncesi gibi durumları konuşmaya gerek kalmadan bir evren tasarısı kurarak, hem baryon asimetrisine çözüm bulur, hem de Borde-Guth-Vilenki teorisinin getirdiği cevaplar big bangin olmak alrunda olmasına dayalı olduğu için, hem çoklu evren tasarısını bozmaz, hem de bir ilk neden arayışına girmeyi zorunlu kılmaz.
Ve görüyoruz ki, kesin bir anlama veya cevap, en azından bu konu için, bilimle bile mümkün değildir. Şayet tanrı meselesi üstüne, burada özet geçtiğimden çok daha ayrıntılı ve de fazla konuşulmuştur. Gene de şu noktada, doğru konuları, olabildiğince kısa ve düzgün bir şekilde aktardığıma inanıyorum, bu yüzden de bu çalışmayı, memnun kalmış bir şekilde sonlandırıyorum.
submitted by KeldornTP to ilericilik [link] [comments]


2020.10.11 16:42 kapitalizm-exe Teistik Satanizm Nedir?

Satanizm Şeytanı tanrı olarak kabul eden bir öğretidir. Şeytan sanıldığının aksine melek cin vs değildir o da bir tanrıdır ve kitap dikte ettirebilir kendi kahinlerini gönderebilir satanizm politeistiktir yani çok tanrılıdır diğer tanrıların varlığınada inanılır,ilkeleri ve felsefesi gelişim zevk mantık bilim sanattır denebilir.Sanıldığının aksine Satanistler kedi kesme bakire kesme gibi kanlı ayinler yapmazlar bu tarz mazoşist sadist davranışları sergiliyenleri iblis tapar olarak adlandırılır ve islamdaki kötü şeytana inanırlar satanistler ise orda yazanları iftira olarak kabul eder Şeytan hayvanlara zarar vermeyi yasaklamış hatta bu çağ için kedileri kutsal hayvan olarak saymıştır yüzyıllarca semavilere göre cadıların kötülerin hayvanı olarak tanınıp zarar görmüşlerdir kediler aslında. Satanizmde Şeytan kötü bir varlık değildir, cennetten veya başka bir yerden kovulmamıştır. İnsanların prim için medyaya yansıttığı kedi kesme olayı tamamen yalandır zaten yurt dışında da böyle bir söylenti göremezsiniz malesef bu söylenti 99 senesinde 3 gencin hayvanlara zarar verip kendilerini satanist olarak adlandırmaları ile satanistlerin üzerinde bu iğrenç ön yargı kalmıştır. Şeytan bilimin, özgürlüğün, zevkin ve merhametin tanrısıdır. Şeytan geleceğe umutla bakmamızı sağlar, dualarımızı çoğu zaman duyar, bizi korur ve hayatımızı yaşamamızı güzelleşmesi için yol gösterir Kötü tanrı (allah) bizi kendine köle etmek ister bu yüzden kör iman ister insanlardan sorgulanırsa kötü olduğu anlaşılır çünkı, Şeytan bizi bundan korur ve bize gerçekleri gösterir. Kötü tanrı bize yalanlar söyleyerek gerçekleri gizlemiştir ve kitaplarında şeytan dahil kendisine karşı ne kadar tanrı varsa hepsini kötülemiştir. Efendi Şeytan ise 3 kitabında bize gerçekleri açıkça anlatmıştır. (Ayetler, İsa, Gerçekler)
-Renais
submitted by kapitalizm-exe to satanizm [link] [comments]


2020.10.11 16:03 okkboomerrrr Filozof Serisi #4: Aristoteles

Aristoteles veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da Klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof ve bilgedir.
Platon ile düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristo, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur.
Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendisine dayanan Aristo, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya daha devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan’daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon Kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus Aristo çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina ‘daki Platon'un Akademisine katılmış ve yirmi yıl kadar kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343 ‘de Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristo burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendisine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmemektedir, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ, ve Rönesans, boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in, fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristo, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politik, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini Erken Hristiyanlığın Neo-Platonizminde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde, ve Skolastik düşüncede gösteren Aristo, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristo ile kendisini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristo, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

Hayatı

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlı ve Antik Çağ'dan günümüze kalan belgeler de oldukça spekülatif olan Aristo'nun MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da, Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366 'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki akademisine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Arito, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için Aristo'nun metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristo okurları tarafından Aristo'nun metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmüktedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Spevsippos geçmiştir, Aristo'nun Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevus'lu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastus'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Püthias'la evlenir ve yine Püthias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya Kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider, burada Filip'in oğlu İskender ve daha sonra ordusunda general, ve İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan Yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Cassender ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertius, 341 yılında Perslerin eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristo'nun Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir.]Aristo'nun Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristo'ya kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir, ayrıca Aristo felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristo'nun bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.
Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya Kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lükeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristo öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristo eşi Püthias ölünce Herpüllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristo ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Evboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış üç yaşında hayatını kaybeder.

Yapıtları

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır: 1. Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar, 2. Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

Kaybolan Yapıtları

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendisi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi Milât'ı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genel geçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristo'nun nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristo'nun yayımladığı diyaloglarını Platon'un okulundayken yazdığını, bu nedenle Platon'un iddialarını savunan metinler ürettiğini, ancak kendi özgün düşüncelerini daha sonra geliştirdiğini iddia etmektedir. Fakat öte yandan Aristo'nun toplumsal alanda görünürlükle filozoflar arası yapılan tartışmaların düzeyi arasında bir ayrım gördüğünü, dolayısıyla yayımladığı eserlerin felsefe bilmeyen insanlara yönelik olduğu için öyle yazıldığını, okulunda yakın öğrencileriyle beraber çok daha farklı bir tartışma pratiği benimsediğini iddia edenler de bulunmaktadır.[15] Bu günümüze ulaşamayan yayımlanmış yapıtların başta gelenleri şunlardır: Evdemos ya da Ruh Üstüne (Platon'un Phaidon'unun izinde), Felsefe Üzerine (Metafizik'in kimi temalarının ayırdına varabildiğimiz bir tür "tutum ibrazı" yazısı), Protreptik (felsefî hayata teşvik), Gryllos ya da Retorik Üzerine (Isokrates'e karşı), Adalet Üzerine (Politika 'nın bazı temaları burada görülebilir), Asalet Üzerine ve Şölen.

Korunan Yapıtları

İkinci küme Aristoteles'in büyük olasılıkla Lykeion'daki derslerini vermek için kullandığı notlardan oluşsa da bu konuyla ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bu yapıtlardan esoterik (içrek) bazen de akroamatik (yani sözel öğretime yönelik) yapıtlar olarak bahsedenler bulunmaktadır. Antik Çağ'dan itibaren bu metinlerin nasıl korunduğu üzerine romansı bir anlatı yayılmıştır. Bu hikâyenin gerçekliğiyle ilgili hiçbir kanıt bulunmadığı, dahası tam tersi yönde pek çok kanıt olduğu halde, bu hikâye tarihteki en önemli Aristoculardan biri olan Afrodisyanlı İskender tarafından aktarıldığı için pek çok tarihçiyi düşündürmektedir. Afrodisyanlı İskender'in MS 2. yüzyılda aktardığı hikâyeye göre Aristoteles ve Theophrastos'un elyazmaları, Theophrastos tarafından eski okul arkadaşı Nelevs'e bırakılmış; Nelevs'in cahil vârisleri metinleri Bergama krallarının kitapsever açgözlülüğünden korumak amacıyla Skepsis'te bir mağaraya gömmüşler, uzun zaman sonra, MÖ birinci yüzyılda, bunların torunları yazmaları altın pahasına Peripatetisyen Teoslu Apellikon'a satmışlar, Apellikon bunları Atina'ya götürmiş, son olarak Mithridates'le savaştığı sırada Roma imparatoru Sulla Atina'daki kitaplığı ele geçirip Roma'ya taşımış. Orada da bu kitaplık Tyrannion tarafından satın alınmış: Lykeion'un son yöneticisi Rodoslu Andronikos MÖ 60 civarında Aristoteles'in ve Theophrastos'un akroamatik eserlerinin ilk redaksiyonunu yayımlamakta kullanacağı nüshaları ondan almış.
Bu anlatı pek tutarlı gözükmüyor. Zira Aristoteles’in ölümünden sonra kesintisiz olarak etkinliğine devam eden Lykeion’un nasıl olup kurucusunun elyazmalarını yitirmiş olabileceğini anlamak güç. Dahası, bu metinlerin kendilerinin Aristotales öldükten sonra öğrencileri tarafından onun öğretilerini bir okul müfredatı formatına getirme çabası sonucu üretilmiş olması da mümkün. Her hâlükârda Aristoteles’in yapıtlarının ilk önemli yayımı Andronikos’unki. Belki de bu nedenle Aristoteles’in yapıtları bu dönemden yani filozofun ölümünden üç asır kadar sonra, daha etkili olmaya başlamış olabilir. Fakat bu döneme kadar Aristoteles'in takipçileri kaybolmamışlar, sadece Epikürcüler, Stoacılar ve Şüpheciler kadar baskın olmamış, onlar kadar önemli görülmemişlerdir.
Buradan çıkan önemli bir sonuç "metafizik" gibi metinlerin isimlerinin daha sonradan Aristo'nun takipçileri tarafından üretilen isimler olmaları, dahası metinlerin sırasının, mantıksal akışının, ve pek çok argümanın yerinin de yine Aristo'nun takipçileri tarafından düzenlenmiş olması. Metinlerin ne kadarının Aristo'nun özgün fikirleri olduğunu bilmediğimiz gibi bize Aristo'nun adı altında ulaşan metinlerdeki iddiaların ne kadarından Aristo'nun haberdar olduğunu da bilmiyoruz. Bu durum birbirinden oldukça farklı konularda pek çok felsefi teori ortaya atan Aristoteles metinlerinin bütünlüğünün yorumlanması ve tartışılması konusunda oldukça büyük problemler yaratmış, tarih boyunca Aristoteles'in metinlerine yazılan şerhler felsefe tarihi üretiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.
Öte yandan, Andronikos’un metinleri hem mantıksal, hem de didaktik kaygılar güden bir düzene oturttuğunu görüyoruz (örneğin mantığın, bilimsel incelemelerden; fiziğin de metafizikten önce gelmesi gibi). Dahası konu bakımından da dilin doğru kullanımına dair normatif kurallarla başlayan Aristo külliyatı fizik, anatomi, hayvanlar, metafizik, etik ve retorik sırasıyla ilerlemektedir ki bu da eğitimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili önemli fikirler vermektedir. Fakat Aristoteles metinlerine verilen bu sistematik biçimin Aristoteles tarafından ne kadar düşünüldüğü ya da savunulduğu tartışmaya açıktır. Dahası, Orta Çağ'da Aristoteles adıyla toplanan metinler temel bilim faaliyeti haline geldiğinde eklemeler, çıkarmalar ve formal değişiklikler artmış olmalıdır.

Corpus Aristotelicum

Aristoteles'e Atfedilen Metinler

Günümüzde Aristo'nun metinlerine referans vermek için 19. yüzyılda August Immanuel Bekker tarafından hazırlanmış olan toplu basımın paragraf sayıları kullanılmaktadır. Bu metinlerden Aristo'ya ait olmadığı kanıtlanmış olanların üstü çizilmiştir, bir tek Atinalıların Devleti adlı metin 1890'da arkeolojik kazılarda bulunan bir papirüs sayesinde ortaya çıktığı için bu basımda yer almamaktadır.

Teorik Felsefe

Aristoteles felsefe pratiğini üç bölüme ayırmıştır: teorik, pratik ve teolojik. Teorik felsefe dilin doğru kullanımları, mantık, doğa felsefesi, fizik, kozmoloji, biyoloji, gibi konuları ele alır. Pratik felsefe ise arzular, etik, devlet, erdemler, davranışlar, mutlu yaşam gibi konuları ele alır. Teoloji ise varlığın temellerinin, şeylerin özünün, gerçekliğin kendisinin yani Tanrının araştırılmasıdır. Teorik felsefeyle ilgili metinlerini çok geniş anlamıyla mantık, doğa felsefesi ve metafizik olarak alt başlıklara ayırabiliriz.

Mantık

Orta Çağ'da verildiği Latince adıyla "alet" yani Organon bölümü Aristoteles'in en önemli ve en etkili bölümlerinden biridir, örneğin Kant çok tartışmalı bir iddia olsa da Aristoteles'in bu eserinden kendi zamanına dek mantıkta hiçbir değişme ve gelişme olmadığını iddia etmiştir. Altı bölümden oluşan bu eser modern anlamda mantık olarak adlandırdığımız incelemeden çok daha fazlasını içerir. İlk bölüm yüklemler ya da daha popüler ismiyle kategoriler adlandırma üzerine dilin genel işleyiş biçimine dair iddialarla başlar. "Kategoria" Antik Yunancada iddia etmek, yargılamak, atfetmek, yüklemlendirmek anlamlarına gelir ve Aristo bu kelimeyi şeylere hangi kelimelerin nasıl atfedildiğini açıklamak için kullanılır. Aristo felsefesinin genel yapısını anlamak için çok önemli olan bu bölümde bahsedilen töz kavramıyla Metafizik kitabında töz hakkında verilen inceleme arasındaki ilişki yoruma açıktır.
Günümüze kadar gelen kategori kelimesi bugünkü anlamını Aristo'nun meşhur listesinden alır. Bu liste Aristo'ya göre bir şeyin kaç farklı şekilde adlandırılabileceğine dair bir ayrım yapar, günümüzde bu başlıkların her birinin farklı bir kategori olduğunu söylüyoruz. Bu kategoriler töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, durum, etki ve etkilenim olmak üzere on tanedir, fakat yapılan ayrımın ne hakkında olduğu tartışma konusudur. Kimisi bu ayrımın ontolojik temelleri olduğunu söylerken kimisi Aristo'nun bu noktada sadece bir dilbilgisi analizi yaptığını iddia etmektedir. Töz varlığın temelini oluşturur, kendi kendisine var olan varlıktır, başka bir şeyde var olmaz, diğer bütün kategoriler tözlerde varolurlar. Hemen ardından birincil tözler ve ikincil tözler ayrımı yapan Aristo ikincil tözlerin tümeller olduğunu, tümellerin çok sayıda nesneye atfedilebilir olduğunu söyler. Örneğin "Sokrates" birincil bir tözdür, kendi kendisine var olur ve başka bir şeyde var olmaz. Ancak "İnsan" ikincil bir tözdür, tekil tözler var olmadan ikincil tözler var olamazlar, eğer dünyada hiç insan yoksa insan tümelinin de varlığından bahsedemeyiz, ancak bir tane bile insan olması "insan" tümelinin var olmasına yeterlidir.
Yorum Üzerine kitabında kategorilerdeki incelemenin bir adım daha ötesine giderek önermeler, isimler ve filler, değilleme, tümel ve tikel önermeler ve gelecekle ilgili olasılık içeren önermelerle ilgili bir tartışmaya girer. Günümüzde tümel ve tikel yargıları inceleyen mantık alanının adını niceleme mantığı olmasının nedeni Aristo'nun tümel ve tikel olmanın önermelerin niceliği olduğunu iddia etmesinden gelir ve modern mantık büyük oranda Aristoteles'in iddiaları üzerine kuruludur, modern niceleme mantığı 1879 yılında Gottlob Frege'nin Aristotelesçi mantık yerine yeni bir mantık sistemi ortaya atmasıyla doğmuştur.
Felsefi açıdan bu kitabın en ünlü kısmı "gelecekteki rastlantılar problemiyle" ilgili deniz savaşı örneğinin verildiği kısımdır. Aristo eğer "yarın bir deniz savaşı olacak" dersem ve yarın bir deniz savaşı olursa bu cümlem doğrudur der. Fakat eğer bugün deniz savaşı olduğuna göre cümlem dün söylediğimde de doğruydu dersek o zaman 10.000 yıl ve bir gün önce söylense de doğru olurdu, o zaman da bu cümle bugünden önce ne zaman söylense doğru olur, bugün deniz savaşı olmaması imkansız olurdu. Dolayısıyla gelecekle ilgili iddiaların doğruluk değerini söyleyebilmemiz için olayın olması gerekir, öbür türlü her şey zorunlu olarak olmak zorunda kalır, o zaman da etik değerlerin ya da sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. Nedensellik açısından olmasa da bir çeşit mantıksal determinizmi reddeden Aristo'nun bu iddiaları determinizmin Tanrı'nın her şeyi belirlemesi bağlamında Hıristiyanlıkta ve İslam'da, ya da bütün olayların belirli bir nedenle olduğu üzerine kurulu modern determinizmde (Leibniz) tartışma konusu olmuştur.
Antik Yunanca analitik kelimesi "çözmek" (hem mesela bir ipi çözmek, hem de mesela suda çözmek) anlamına gelmektedir. Birincil Analitik (ya da birincil çözümlemeler) hemen ardından genel İkincil Analitikle (ya da ikincil çözümlemeler) beraber düşünüldüğünde geçerli çıkarımlarla ilgili bir teori sunmaktadır. Bu en genel anlamıyla doğru cümlelerden doğru cümlelere ulaşabilmemizi sağlayan bir söylem oluşturma biçimidir. Birincil analitik yorum üzerine kitabında yapılan cümlelerin parçalarının ve niceliklerinin (tümel, tikel) incelemesi üstünden temel bir çıkarım yapma biçimi (tasım) olarak "silojism" incelemesini üretir, "silojism" Antik Yunanca "birlikte-söylem" demektir, yani kabaca beraber söylenen cümlelerin incelenmesidir. Basitçe bir silojism/tasım/çıkarım üç cümleden oluşur, her cümle iki parçadan oluşur, ilk iki cümlenin bir parçası ortaktır ve Aristo bu ortak elemana "orta terim" adını verir, üçüncü cümlede orta terim yer almaz, yalnızca birinci ve ikinci cümlenin diğer bölümleri yer alır. Örneğin: 1. Bütün yaşayan insanlar canlıdır, 2. Sokrates yaşayan bir insandır, 3. Sokrates canlıdır. Burada "yaşayan insanlar" orta terimken, "Sokrates" ve "canlı" üçüncü cümlededir, dolayısıyla ilk iki cümleden üçüncü cümleyi çıkarmış oluruz. Aristo'nun gelecekle ilgili önermelerle ilgili argümanı gelecekle ilgili iddialarımızda bu orta terim ile bir çıkarım yapamayacağımızdır.
Pek çok çıkarım biçimini inceleyen Aristo çıkarımların genel yapılarını da kategorize ederek doğru cümlelerden doğru cümleler çıkarılabilmesi için uyulması gereken kuralların soyut genel yapısını birincil analitikte verdikten sonra İkincil Analitik'te bilimsel bilginin üretilmesi sürecinde maddeden bahsederken nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğinin araştırmasına girişir. Birincil analitikte bahsedilen çıkarımlar geneldir, fakat maddelerin özelliklerine göre bu çıkarımların doğruluk değerleri değişebilir. Dolayısıyla Aristo'ya göre bilimsel faaliyette çıkarımlar gösterimlerden yani belirli ilkelerden formal mantık kurallarıyla sonuçlara ulaşılan ispat süreçlerinden oluşur. İspatın başladığı ilkeler daha önceden ispatlanmış ya da birincil ilkeler yani ispatlanamayan fakat kendi kendilerine doğru ilkelerden oluşmalıdır. İspat süreci dairesel olmamalıdır, yani sonuçlar çıkarıldıkları temel ilkeleri ispatlamamalıdır, ki bu açıdan Aristo mantıksal olarak bilimsel bilginin temelleri olması gerektiğini savunur. Ayrıca bir ispattaki bütün adımların zorunlu, genel ve ebedi doğrular olması gerektiğini savunan Aristo bir iddianın sadece doğruluğunu değil neden doğru olduğunu da ispatlayan, negatif değil pozitif bir iddiayı ispatlayan ve "yanlışa indirgeme" metoduyla değil de öncüllerden direk yapılan çıkarımlarla gösterilen ispatların daha iyi olduğunu savunur. Diğer çıkarım biçimleri de doğrudur fakat Aristo'ya göre bilgimizi asıl geliştiren bu biçimde yapılan çıkarımlardır.
İkincil analitikte iddia edilen biçimle yapılan çıkarımların sonucuna apodiktik yani zorunlu ve kesin doğrular derken, eğer öncüler kesin değilse ulaşılan sonuçlara diyalektik yani tartışmalı diyen Aristo, Topikler (ya da yaygın düşünceler) kitabında bu tarz çıkarımların yapısını incelerken, yapı ve içerik itibarıyla doğru görünen fakat doğru olmayan çıkarımları ise sofistçe olarak adlandırır ve sofistlerin çürütülmesi kitabı bu tarz çıkarımları inceler. Sadece cümlelerin doğruluk ilişkilerinin soyut yapılarını değil kelimelerin içeriklerinin bu doğruluk yapılarıyla ilişkisini de inceleyen Aristo retorikle ilgili pek çok konuya da girdiği bu metinlerinde tümevarım ve tümdengelimin ilk bilimsel analizlerini vermiş, iddiları günümüze kadar oldukça etkili olmuştur. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış matematikçi ve mantıkçı George Boole'un Aristoteles'ten yola çıkarak geliştirdiği sembolik mantık sistemi (ki Boole'un geliştirdiği sistem Aristoteles'i çürütmemektedir), günümüzde bilgisayar donanımlarının temel kurulum yapısını oluşturmaktadır.

Fizik

"Fizik" yani doğa Aristo'ya göre bir şeyin kendisinde yani özünde bulunan hareket etme ve sabit durabilme ilkesi veya nedenidir. Yani bir şeyin doğası onun kendinde sahip olduğu haliyle o şeyi harekete geçiren ya da durduran neden ya da ilkedir. Aristo doğasından bahsedebileceğimiz şeylerin üç kategoride, madde, form ve bunların birleşiminden oluşan varlıklar olabileceğini söyler. Bir doğaya sahip olan varlıkları yapay (yani insan yapımı) şeylerle karşılaştıran Aristo şu örneği verir: örneğin ağaçtan yapılmış bir yatağı alıp toprağa ekersek yatağı oluşturan ağaç parçalarından dallar ve yapraklar çıkarak ağaca dönüşebilir ancak yatak hiçbir zaman başka bir dönüşüm geçirerek hareketini devam ettiremez, çünkü odunlar kendi içlerinde doğalarının özünde bulunan hareket ilkesine sahipken yatak kendisini ortaya çıkaran hareketin nedenine veya ilkesine kendisinde sahip değildir, yatağı ortaya çıkarak hareketin ilkesi o yatağı yapan insandadır.
Aristo hareketin oluşumunda bu hareketten "sorumlu" dört farklı neden olduğunu öne sürer. Aristo'nun neden için kullandığı kelime aitia Antik Yunanca "sorumlu olmak" anlamına gelir. Bu dört neden madde, form, etki ve sonuç (ya da amaç) olarak incelenirler. Örneğin bir heykel mermerden yapılmışsa mermer o heykelin maddesinden sorumludur, yani maddi nedenidir. Aynı şekilde heykel Athena heykeliyse Athena'nın biçimi heykelin formundan sorumludur. Heykeltıraş'ın heykeli yapmak için heykele uyguladığı etki heykelin ortaya çıkmasından sorumludur, fakat Aristo aynı şeyin birden farklı nedenden sorumlu olabileceğini söyler, örneğin Athena heykelinin biçimi hem onun formel nedenidir, hem de sonucu, yani heykelin Athena heykeli olmasını sağlayan amaçtır. Dahası iki şey birbirinden sorumlu da olabilirler, örneğin sağlıklı olabilmek için spor yapan bir insanın eyleminin sonucu yani eyleminden sorumlu olan amaç sağlıklı olmaktır, fakat bu insanın sağlıklı olmasından sorumlu olan da spor yapmaktır. Dolayısıyla Aristoteles'in nedensellik anlayışı aslında bir çeşit hareketten neyin sorumlu olduğunun analizidir ve Aristo'ya göre bir olayda dört nedene de açıklık getirilmelidir.
Aristo bir değişimin ancak sahip olunan bir potansiyelin fiilen gerçekleşmesiyle olabileceğini söyler, örneğin sonsuzluk ancak potansiyel olarak vardır fakat fiilen hiçbir şey sonsuz değildir. Bu şekilde Zenon paradokslarına da çözüm getirmiş olur, Zenon paradoksları kabaca ifade edersek hareket diye bir şeyin gerçekten varolmadığını çünkü bir şeyin hareket edebilmesi için sonsuz bir mesafe katetmesi gerektiğini söyler: örneğin bir ok hedefe varabilmek için yolun yarısına varmalı, yolun yarısına varmak için yolun dörtte birine varmalıdır ve bu sonsuza kadar gider dolayısıyla hareket gerçekten var olamaz. Aristo'ya göre bir uzaklık ancak potansiyel olarak sonsuza bölünebilir ancak fiilen alınan yol hiçbir zaman sonsuz değildir, dolayısıyla da hareket çelişkili değildir.
Platon'un Timaeus'ta iddia ettiği üzere zamanın bir başlangıcı olduğu fikrine karşı çıkan Aristo eğer zamanın bir başlangıç anından bahsedebiliyorsak o başlangıç anının öncesinden de bahsedebiliriz dolayısıyla zaman ezeli ve ebedi olmalıdır, aynı şekilde hareket de zamanla beraber ezeli ve ebedi olmalıdır. Fiilen var olan hiçbir şeyin sonsuz bir faaliyete sahip olmadığı için evrendeki sonsuz zamanda gelişen bu sonsuz hareketi yaratan bir birincil hareket ettirici olması gerektiği sonucuna varan Aristo bu sonsuz hareket ettiricinin sonsuz faaliyeti gerçekleştirdiğine göre bütün potansiyellerinin gerçekleşmiş olması gerektiğini, dolayısıyla da maddeden bağımsız olarak ezeli ve ebedi bir faaliyet olarak var olması gerektiğini söyler ve Metafizik kitabında açıkça bu birincil hareket ettiricinin Tanrı olduğu sonucuna varır.

Metafizik

Aristoteles'in Metafizik adlı eserinin isminin kendisinin sonra gelen takipçileri tarafından konulduğu, ve büyük ihtimalle Aristoteles'in öğretilerinin öğretildiği müfredatta "Fizik"ten sonra geldiği için "Fizikten Sonra" anlamına gelen "τὰ μετὰ τὰ φυσικά" (ta meta ta püsika) adının verildiği düşünülmektedir. Ancak Antik Yunanca meta kelimesi hem "sonra" hem de "ötesinde" anlamlarına geldiği için zaman içerisinde isim içerikle uyumlu olduğu yönünde yönünde yorumlanmıştır. Bu eserinde Aristo birincil ilkeleri, tözü, varlığı varlık olarak inceleyeceğini söyler, yani varlıkları başka nedenlerle rastlantısal olarak sahip oldukları özelliklerle değil, varlık olmalarıyla sahip oldukları özellikleri araştırmaktadır. Nedensellik, Tanrı, töz, faaliyet ve potansiyel, madde ve form gibi pek çok konuda detaylı argümanlar veren Aristo felsefe tarihinin en etkili metinlerinden birini oluşturmakla kalmamış, Kantın deyimiyle "bir zamanlar bilimlerin kraliçesi olan" metafizik adlı araştırma alanına bizzat ismini vermiştir.
Aristoteles'in Metafizik kitabının en ünlü cümlelerinden birisi, pek çok farklı şekilde yorumlanabilecek olan "varlığın farklı faklı söylendiği" iddiasıdır. Metafizik kitabının temel amacı varlığı varlık olarak incelemek olduğu için Aristo varlığın farklı anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla bu anlamların açıklaması gerektiğini söyler. Aristo'ya göre en temel anlamıyla varlık tözdür ve Aristoteles'in töz için kullandığı Antik Yunanca kelime "ousia" soyur anlamda "varlık" anlamına gelir, ancak Aristo'ya göre bütün varlıklar töz değildir, yalnızca canlı varlıklar tözdür çünkü ancak canlı varlıklardan bahsederken gerçekten var olan tözlerden bahsedebiliriz. Bunun nedeni tözlerin madde ve formdan oluşmalarıdır, form tözün özünü oluştururken, madde bu formun hareketini ve değişimini sağlar, madde ve formun bir bütünlük halinde var olduğu tek varlıklar canlılardır. Örneğin insan üretimi nesneler formlarını insanların onlara verdiği dışsal bir etki sonucu alırlar, oysa canlılar formlarını kendi özlerinde sahip oldukları özelliklerle kazanırlar. Doğa ise bir bütün olarak formunu Tanrı tarafından almaktadır, yani bütün doğa olayları Tanrı'nın etkisiyle harekete geçerek varoluşlarının biçimini kazanırlar, canlılar ise kendi hareketlerini kendileri belirlerler. Aristo'ya göre madde belirsizdir, var olan her form maddenin aldığı bir biçim olduğu için maddenin kendi biçimini bilemeyiz, ancak aldığı formu bilebiliriz. Dolayısıyla Aristo'nun form anlayışı var olan şeylerin hareketliliklerinde geçirdikleri evreler ve bu evrelerde kazandıkları işlevlerdir, Aristo canlıların formlarını yaşamsal işlevleri üzerinden inceler ve canlılıklarını oluşturan özleri canlılıklarını sağlayan işlevler üzerinden tanımlar.
Aristoya göre iki çaşit faaliyet vardır, birincil faaliyet olmayan bir şeyin ortaya çıkması, meydana gelmesi anlamındadır, örneğin insanlar potansiyel olarak yeni bir çocuk yapma kapasitesi sahipken bir çocuk yaptıklarında çocuğun dünyaya gelmesi birincil anlamda potansiyelin faaliyete geçmesidir. Fakat çocuğun sahip olduğu görmek, duymak, anlamak gibi potansiyellerini faaliyete geçirmesi ve yaşamını sürdürmesi ikincil faaliyettir. Dahası, örneğin matematik öğrenmek birincil faaliyettir, fakat matematik kullanarak problem çözmek ikincil faaliyettir. Aristoteles'e göre maddeye formunu veren ve onu harekete geçiren maddeden arınmış temel bir neden olması gerekir ki madde sonsuz hareketine devam edebilsin, bu şeyin saf ikincil faaliyet halinde kendisinin bütün potansiyellerini gerçekleştiren bir töz olması gerekir, bir tane olması gerekir ki doğanın uyumu ve güzelliği oluşa bilsin, bu şey mükemmel olmalıdır, dolayısıyla hiç değişim geçirmemelidir, değişim geçirmediğine göre dışardan etkilenemez dolayısıyla sadece kendi kendisi düşünmelidir, aynı şekilde kendisi hareket edemez, fakat bütün hareketin nedeni olmalıdır, elbette ki bu maddeden bağımsız bütün evrene uyumunu, güzellini ve düzenini veren mükemmel mutlak ikincil faaliyette yalnız kendi kendisini hiç değişmeden düşünen bir ve tek hareket etmeyen hareket ettirici yalnızca Tanrı olabilir.
Aristo'ya göre Tanrı evrene dair bütün nedenleri kendi içinde barındırır, dolayısıyla evrenin hem formal, hem etkisel hem de amaçsal yani sonucundan sorumlu nedendir. Örneğin canlıların neden türler halinde yeni nesiller doğurduklarına verdiği cevap birey olarak ölümlü oldukları için yaşamsal türsel olarak devam ettirerek Tanrı'ya benzemeye çalışmalarıdır der. Benzer şekilde Can Üzerine kitabında akla bilme faaliyetini veren ikincil faaliyetin tam da tanrının özelliklerine sahip biçimde ezeli ve ebedi, maddeden bağımsız ve evrensel olması gerektiğini söyler. Fakat bu konuda Aristo'nun tam olarak nasıl bir iddiası olduğu, Tanrı ve insan aklı arasında nasıl bir ilişki kurduğu kısmı tartışmalıdır
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.09 06:41 I_cannot_remember Teistlerin Yapıların Kendi Kendine Oluşamayacağı ve Mükemmel Düzen İddiaları Üzerine [OC]

Bu yazı, teistlerin tartışmalarında, teistin ortaya koyduğu: "Bir binanın tuğlaları kendi kendine bir araya gelebilir ve binayı oluşturabilir mi? Demek bir yaratan var.", "Bir insan, şehirden karmaşık iken şehrin kendiliğinden oluşabileceğine inanmıyorsan insanın kendiliğinden oluşabileceğine nasıl inanırsın?", "Bu kalemin bile bir yaratıcısı varsa bir evrenin nasıl olmaz?" ve "Evrendeki düzen mükemmel." gibi argümanlara karşı bir karşıt argümandır.
Her şeyin yaratanı olması durumunda tanrı yaratılmamış olamaz. Tanrının yaratılmamış olması durumunda her şey yaratılmış olmaz.
"Tanrı ilk sebep, o bir istisnadır, sadece o yaratılmamıştır, o hep vardı." argümanı ise tanrı yerine evren koyularak rahatça nötürleştirilebilir ve bir yere çıkmaz.
Örneklerdeki karmaşık yapıların kendiliğinden oluşamamasına gelelim. İnsanla oldukça alakasız bu örnekler genellikle. 3 şekilde sunulabildim karşıt argüman.
1: Şehir, kalem gibi yapılar kendiliğinden oluşmazlar. Çünkü bu yapılar canlı gereksinimlerine göre canlılarca yapılandırılmıştırlar. Yapılmak için canlıya ihtiyaç duyarlar. Canlı müdahalesi olmaksızın olamazlar. Canlı müdahalesi olursa kendiliğinden olmuş olamazlar. (Mantık) (Canlı yerine tanrı koyarak kelime oyunu da yapabilirsiniz.)
2: Verilen örnekler inorganiktirler ve makro varlıklar üzerinedirler. Mikro ve organik yapılar kendiliğinden oluşup canlıları kendiliğinden oluşturabilirler ve makro yapılar ve makro canlılar meydana getirebilir bu mikro canlılar ve bu makro canlılar da verilen örneklerdeki yapıları oluşturabilirler, insan gibi. (Biyoloji)
3: Oluşmamışlığı oluşamayacağı anlamına gelmez. Sonsuz olduğu varsayılan bir oluş içindeyiz. Olasılık olarak yüz katrilyonlarda bir ise bir şeyin olma ihtimali, hatta sonsuzlukta bir ise, varoluşun sonsuzluğundan dolayı olacaktır veya olmuştur. Hatta matematiksel dile getirirsek: 1/∞ × ∞ = 1 yani kesin olasılıktır. (Mantık ve Matematik)
Son olarak evrendeki düzen mükemmel diyen ama sadece tanrı mükemmeldir diyen inançlara; evrendeki düzen mükemmel midir? Kusur bulunamaz mı? O zaman tek kusursuz ve mükemmel şey tanrı değildir veya panteist bir yaklaşımla tanrı evrenin kendisidir. Evrendeki düzen kusurlu mu? O zaman düzen mükemmel değildir, tanrı kusursuz yaratmamıştır.
Okuduğunuz için teşekkürler, karşıt argümanlarınızı ve yapıcı eleştirilerinizi bekler, esenlikler dilerim.
submitted by I_cannot_remember to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.01 20:21 allahsizallah Einstein Ve Tanrı Kavramı Hakkında:

ilk yanlış anlaşılma, Einstein’ın “Tanrı” kelimesini kullanması, onun Tanrı'nın varlığına inanan, inançlı bir insan olduğu anlamına geldiği fikridir. Bu fikir oldukça yanlıştır: Einstein tam anlamıyla bir ateist olarak tanımlanabilir. Einstein'ın dini inancı daha ziyade panteist olarak tanımlanmaktadır; zaten bu metinde yapılan tanım da ateizme değil, panteizme veya deizme uymaktadır.
Einstein oldukça dindar Yahudi bir çevrede büyümesine rağmen Tevrat’ta anlatılan birçok şeyin fizik kanunlarıyla tutarlı olmadığını hemen anlamıştı. Einstein’ın fiziğe olan büyük katkılarının sebebi, onun dünyayı yöneten kesin matematik kanunlarına olan inancıydı. Bu akılcı yaklaşım, geleneksel dinlerin sahip olduğu, doğa kanunlarından üstün olan doğaüstü Tanrı figürü ile ters düşmektedir.
Hatta her insan (ve elbette her bilim insanı) derinlerde bir yerde bu akılcı karakteri taşımalıdır. Eğer doğayı yöneten değiştirilemez temel kanunlara inanmazsanız doğru düzgün bilim yapamazsınız. Eğer yarın bilgisayarınız bozulursa, bilirsiniz ki bilgisayarınızın bir parçası bozulmuştur. Sorunu bulup tamir etmesi umuduyla teknisyeni ararsınız; tamir etmesi için kesinlikle bir Tanrı'ya dua etmezsiniz ya da kilise veya camiye gitmezsiniz (yine de teknisyenin çabuk gelmesi için Tanrı’ya dua edebilirsiniz!). Bizim bu akılcı zihinle doğmamız esasında çok ilginçtir; aslında doğada yaşamayı sürdürebilmemiz, doğaüstü ve sihirli açıklamalara yer olmadan gördüğümüz şeyleri mantığımızla yorumlayabilmemize bağlıdır. Deneyler göstermiştir ki bir yaşını geçmemiş bebekler, konuşabilmelerinden çok daha önce, kendi mantık dünyasına uymayan büyülü olaylardan (örneğin yatağın kenarını aştığı halde yere düşmemesi) tedirgin olurlar. Ancak çok daha sonra sihirbazın performansı sırasında mantığımızı bilinçli şekilde kullanmayıp sihir gösterilerinden zevk alacak olgunluğa erişiriz.

Peki Einstein, Tanrı kelimesini kullanırken ne demek istedi?

Tabii ki Einstein doğanın matematiksel yasalarına inanıyordu, dolayısıyla onun Tanrı fikri en iyimser görüşle doğa kanunlarını hazırlayıp evreni bu kanunlara göre evrimleşmesi için kendi haline bırakan biriydi. O, fizik kanunlarının kusursuz doğasında, bu kanunların basitliğinde ve matematiksel güzelliği ve zerafetinde Tanrı’nın elini gördü. Ona göre insanların keşfedebileceği doğa kanunlarının olması bir Tanrı'nın varlığının kanıtıydı; ama bu doğa kanunlarının yerini alan bir Tanrı değil, bu kanunları yaratan bir Tanrı. Bu yüzden, Einstein’ın Tanrı kelimesini kullanması, hangi formda olursa olsun muhteşem matematiksel güzelliğe sahip doğa kanunlarının varlığı olarak yorumlanmalıdır.

Tanrı Ve Zar Atması

Einstein’ın en ünlü sözlerinden biri “Tanrı zar atmaz” sözüdür. Bu sözün halk arasındaki yaygın yorumu, bu makalede de düzeltilmek istenen iki yaygın miti (ya da yanlış anlaşılmayı) barındırmaktadır.
Bu bizi Einstein’ın sözünün ikinci kısmına getiriyor, yani zar atmaz kısmına. Bu söz doğanın, kuşkusuz modern fiziğin temellerinden biri olan kuantum mekaniği ile tanımlanan tarafına Einstein’ın tepkisiyle ilgilidir. Einstein doğa kanunlarının, özünde rastgelelik ve olasılıklar olan zar atmaya benzeyemeyeceğini hissetmişti. Fakat bu, tam olarak kuantum mekaniğinin bize söylediği şeydir; Heisenberg’in ünlü Belirsizlik İlkesi’nde belirttiği gibi Doğa, temel düzeyde rastgeledir. Dolayısıyla, Einstein’ın sözüyle alakalı ikinci yanlış anlaşılma, onun kuantum mekaniğine karşı çıkmasının yeni fiziği anlamayan, zirve yıllarından uzak bir adamın saçmalaması gibi yorumlanmasıdır.
İkinci yazımda bunun neden bir mit olduğunu göreceğiz. Şimdilik çok kısa bir yazı oldu biliyorum fakat ayıklayıp birleştirip toparlayana kadar gerçekten canım çıktı İyi geceler :)
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.19 00:43 nightshinobi4141 Oğuz Kağan

ULU TANRI ! GÜZEL TANRI ! GÖK TANRI !
Sen Türk'ü Türk yurtlarını koru!
Düşman şerrinden sakla! TÜRK'ü yiğitlikte daim et! TÜRK'ü erlik davasıyla yaşat! TÜRK'ü gerçekçi yap! TÜRK'ün gönlüne herşeyden önce, hatta kursağına ekmek koymadan evvel TÜRK'lük sevgisini koy! TÜRK'ü ideal ile yaşat ve ideali hakikat yapmaya çalışsınlar! Törelerini canları gibi saklat ! TÜRK'e zevk ve rahat verme! Bilakis zahmete alıştır! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun ! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin! TÜRK'ü faal, cevval edersin. TÜRK'e değişmez bir seciye ver! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmülle tadilat görsün!
ULU TANRI!
Milli kuvvet, namus, ahlak, azim , sebat, ideal, TÜRKÇÜLÜK ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat teşkilatı, intizam, beden kuvveti ve zenginlik ile hasıl olduğundan; TÜRK'e bunları ver! TÜRK'ten hırsız, namuzsuz türerse hemen kahret ! TÜRK'e benlik, hem de yüksek bir benlik ver! TÜRK nefsine itimat sahibi olsun! TÜRK'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat! Hissiyatına kapılıp, öfke ile ayaklanmasın! Birden barut gibi parlamasın! Daima soğuk kanlı olsun! TÜRK'ü her milletten cesur yarat! Öç almayı TÜRK asla unutmasın!
ULU TANRI!
Namussuz bir tek TÜRK yaratacağına, dünyayı yık daha iyi! Ne kadar korkak TÜRK varsa hepsini helak et! TÜRK her şeyi mukayese etsin! Yalnız akıl ve mantık denen şeylere bırakma onu! Sabırlı, derde dayanıklı olsun! İradesi çelik gibi olsun! Dönek TÜRK yaratma! TÜRK'leri maymun iştahlı yapma! TÜRK daima ihtiyatla adım atsın! Kimsenin tatlı diline inanmasın! Kimseye emniyet olmasın! Çalışma zekâdan üstün bir kıymet olduğundan, TANRI, sen TÜRK'ü çalışkan et! TÜRK'ün ömrü çalışma ile geçsin! Ona daima çalışma aşkı ver! Hele elbirliği ile çalışmayı alet etsin! Tembel TÜRK'ü hemen öldür! TÜRK'e her milletinkinden üstün zeka ver! Zeka ve çalışma; ikisi bir arada olunca TÜRK'ün önünde durulmaz! Milli büyüklüğün tek şartı yüksek ideal, buna alışmak için de yüksek ahlak, fedakarlık ve sebat lazım olduğundan TÜRK'leri ahlaklı, sebatlı ve fedai kıl! TANRI, TÜRK'leri sen kendi elinle birleştir ve herşeyden evvel ruhları birleşsin! Onları tek bir kafa gibi birleştirici kültür sahibi et! TÜRK'ü töresine sadık kıl, Tanrı! TÜRK budunu: Biliniz ki atalar töresi asırların tecrübesi ile husule gelmiş büyük bir hikmettir. Tanrı beni töreye dokunmaktan ve dokundurmaktan sakladı ve saklasın!
ULU TANRI!
Türk milletini lafçı değil, elinden iş gelir insanlar et! Bir şey söylemek vazife yapmak değildir. Onu fiilen yapmak ve yaptırmanın vazife olduğunu beyinlere sok!
GÜZEL TANRI!
Sana hepsinden çok yalvardığım şudur: TÜRK'ü dalkavukluktan kurtar! Dalkavukluk ve emsali vasıtalara zengin olmaktan koru! TÜRK'e kötü para hırsı verme! Dalkavukları yok et!
AMAN TANRI!
TÜRK aile, töre ve disiplinini her şeyden evvel koru! TÜRK toprağında hürler yaşasın. Adaletten başka bir şey hüküm sürmesin! Sen TÜRK'e tabii şeylere tabiata karşı sevgi ver! TÜRK yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki fakirlik suç sayılsın!
Acunu ( dünyayı ) Yaratan Yüce Tanrı!
TÜRK'e insaniyetten evvel TÜRK milletini düşündür. İnsanların insaniyet dedikleri şey, göz boyamak için icat edilmiş bir boyadır. İnsaniyet maskesi taşıyan öyle milletler vardır ki maskelerinin altında canavarlar yaşar. İnsaniyeti gören olmadı. TANRI, TÜRK'e sağlam, sürekli irade ver! Güçlüklerde, sabrını, tahammülünü aynı zamanda gayretini arttır! Ona esas seciye olarak vazife muhabbeti ve mesuliyet duygusu ver! Mesuliyeti TÜRK yurdundan eksik etme! En büyük kuvvetin TÜRKLÜK aşı olduğunu TÜRK'e öğret!
TANRI!
TÜRKÇE konuşulan, TÜRK'e yurtluk etmiş olan yerleri kıyamete kadar TÜRK'ün hükmü altında bırak !
TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE YÜCELTSİN.
submitted by nightshinobi4141 to KGBTR [link] [comments]


2020.08.28 18:52 pecetelikis Taş paradoksuna karşı böyle bir cevap buldum siz ne düşünüyorsunuz?

iddia: allah kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi?
felsefede mutlak kudret paradoksu olarak halk arasında ise taş paradoksu olarak bilinen meşhur soru:) adettendir değinmemek olmaz.
not: bildiğim kadarıyla bu sorunun kaynağı filozof bertrand russell (1872-1970).
günümüzde hatalı ve işe yaramaz olduğu anlaşılan bu soru hala bazı ateistler tarafından kullanılır. özellikle "dur bunu yarın sınıftaki müslümanlara yada din hocasına sorayım da akıllarını başlarından alayım" diyen liseli ateist için vazgeçilmez.
bu soruya "hayır, yaratamaz" cevabı verdiğinizde ateist size "demek ki allah her şeye kadir değildir." siz allah'ın her şeye kadir olduğunu söylediğiniz için de "allah diye bir şey var olamaz" diyecektir.
"evet, yaratabilir" cevabını verdiğiniz de ise karşımızdaki ateist size "öyle bir taş yaratılırsa allah onu kaldıramayacaktır ve yine her şeye kadir olmayacaktır" diyecektir.
bizim heyecanlı ateist kendince sizi köşeye sıkıştırmış. hade gelin iki farklı kabule göre biz onu köşeye sıkıştıralım;
1) mantık yasaları devrede 2) mantık yasaları devre dışı
1)mantık yasaları devrede iken;
soruda "allah" sözcüğü yerine "her şeye gücü yeten" sıfatını koyalım hatta bu sıfat "her taşı kaldırabilir" kuralını da içinde barındırdığı için direkt bu sıfatı koyalım.
iddia şöyle olur; "her şeyi kaldırabilen kaldıramayacağı taşı yaratabilir mi"
sorunun saçma olduğu açıkça ortaya çıktı ve mantık yasaları devrede iken mantıksız bir soruya cevap verilmez. soru hatalı olduğundan geçerlilik hükmü yok!
2)mantık yasaları devre dışı iken;
tabi bizim ateist sorduğu sorunun mantıksız olduğunu ister istemez kabul etse de cevap verilmemesini kabul etmeyecektir. çünkü ona göre sorunun hatalı olması kendinden değil allah'ın sıfatlarından kaynaklanıyor.
işte tam burda inatçı ateisti ters köşe yapabilirsiniz;
madem mantık yasalarını devre dışı bıraktık ve mantıksız bir soru ile karşı karşıya kaldık o zaman mantıksız bir boyutta mantıksız bir soruya mantıksız bir cevap vermek en doğal hakkımız oluyor!
aslında filozoflar ve alimler "her şeye kadir" kavramını farklı şekillerde yorumlamışlar. bu cevapta da filozof rené descartes'ın tanrı görüşünden yola çıkacaz.
descartes'a göre tanrı, kelimenin tam anlamıyla "her" şeyi yapabilir. buna insana mantık hatası olarak gelen her şey dahil. örneğin 3 köşeli bir kare de yaratabilir, 2+2=5'i de sağlayabilir.
mantık yasalarını da allah yarattığına göre bize mantıksız gelen birşey de yaratabilir.
yani "allah kaldıramayacağı taşı önce yaratır sonra aynı taşı taşır!"
ateist arkadaş cevabın mantıksız olduğunu iddia ederse ve kabul etmezse siz de ona sorduğu sorunun mantıksız olduğunu hatırlatın.
ki daha önce mantık yasaları devre dışı kabulü yapmıştık ve mantıksız bir cevap vermek en doğal hakkımız oluyor.
hatta "kaldıramayacağı taşı taşımak" olayı sana göre mantıksız allah'a göre değil. bir şeyin mantıksız olup olmadığına mantık yasalarını elinde bulunduran allah karar verir!
mutlak kudret paradoksunun diğer versiyonları;
1)allah başka bir allah daha yaratabilir mi?
2) allah kendini öldürebilir mi?
3) allah bir şeyi kendine unutturabilir mi
4)allah kendini yok edebilir mi?
5) allah kendinden büyük yada daha güçlü birini yaratabilir mi?
açıkçası bu tür iddiaların dar düşüncelerden ortaya çıktığını düşünüyorum.allah kavramını yeterince anlamamaktan kaynaklanıyor! bazı iddialarda başka sorunlar da mevcut hatta.
mesela "allah kendinden daha büyük birini yaratabilir mi" diye sorarken büyüklük ölçütün nedir? boy, en, kilo kıyaslaması mı yapıyorsun? neden bu kadar dar düşünüyorsun?
yada "daha güçlü birini yaratabilir mi" diye soruyorsun! güç kıyaslaması için o kişinin zorluk yaşaması lazım oysa "mutlak güçlü" olan biri için atomu veya bir evreni yaratmak arasında fark yok ki?
sonuç: kısacası bu tür kelime oyunları barındıran sorular ile bir yere varamazsınız!
submitted by pecetelikis to KGBTR [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.21 18:35 Xwiasy Bilgiler copy paste ama bi okuyun derim.

Sünnet olduysanız cinsel ilişkiden sadece boşalırken zevk alırsınız .Bir erkek olarak sizinle ilgili yazılmış son derece önemli bir metni okumamak size kalmış. Dikkat ettiyseniz kadınlar ilişki boyu zevk alırken sizin 3 saniye ile sinirli . Sünnet den sonra 8 katman keratin layerin üstüne birde lateks kondom takacaksınız hiçbirşey hissetmezsiniz. İlk boşalmada da çok erken boşalırsınız bunun sebebi zevk aldığınız için değil sünnetsiz ken 37 derece sıcaklıkta olması gereken penis başı 26 ya kadar düşer . Sıcak vajina içi 37 derece olduğu için aniden surturnmesiz uyarılır erken boşalırsınız . İnanmayan sıcak su dolu poşete cinsel organını yatırsın beklesin . Sünnet mastürbasyondan ve cinsel ilişkiden zevk almamak için yapılır. Bana gelip sağlıklı gavurlar bile oluyor demeyin . Sadece amerikalılar oluyor çünkü 1980 de amerikan katolik büyük papası erkek çocukların mastürbasyon cinsellik yüzünden gunah kazanmaması için sünnet olmasını emretmiştir . Halife gibi düşünün . Unutmayın , Tanrı kusursuzdur . Tanrı dilese idi sünnetli yaratırdı . Nokta sünnet te foreskin dediğimiz deri kaybedilir. o derinin işlvei penis başının Hassaslığını korumaktır. o deri kaybedildiğinde keratin denen vücüt tarafından üretlien protein tabakası(keratin layer) dediğimiz katman oluşur. keratin neden üretilir? çünkü hassas penis başını koruyacak foreskin deri olmadğığı için vücüt dış etkenlerden sürtünmeden etkilenmesin diye penis derisini kalınlaştırıda kalınlaştırır 4 kat üst üste prezervatif takılmış gibidir. birde ilerde sikişirken bir tane oldumu sana 5? . sırada ise bu keratin adlı maddenin cinsel ilişki sırasında hissiyatı nasıl köreltdiğini açıklacağım . keratini nasıra benzetebiliriz . ölü deri diyebiliriz . amacı penis başının derisinin kanamasını , sinirr hücreleninin zarar görmesini önlemek . foreskin göz kapağınızdır . ölmüş hayvan görmüşsünüzdür. gözü bulanıklaşır . sebebi vücüdün oraya keratin gönderip deriyi kalınlaştırmasıdır. erken boşalmanın sebebi ise sünnetli penis başının sıcaklığı 26ya kadar düşer . sıcak vajina içi 37 derecedir . 11 derecelik bu fark yüzünden penis ani uyarım yaşar.onuç olarak Tanrı nın yaratma bilgisinden iyi biliyorsan Tanrıya söyle seni müteahit olarak işe alsın nede olsa Tanrının yaratma bilgisinden daha fazla biliyorsun sünnet faydalıdır , Tanrının yarattığı deri gereksizdir diyerek. son olarak : İslamda sünnet yoktur. yahudi ve eski arap geleneğidir . amacı kişinin mastürbasyon ve cinsel ilişkiden zevk almamasıdır. kuranda yazmayan bir hurafedir , orta çağ işkencesidir. müslümanlar alınmasın bu postu okurken . inandığınız sünnet (hadis kitabı) na bakarsanız kadın sünnetinide görürsünüz. kelime kökeni hıtan'dır . türkçeye sünnet diye geçmiştir ve anlamı cinsel organın kesilmesidir - cinsiyet farketmeksizin. ateist bilim tavsiye ediyorsa evrimsel süreçte penisin yeteri kadar evrimleşemediğini idda ettiğindendir , tanrı olsaydı insan kusursuz yaratılırdı dediğinden. Tanrı vardır , kusursuz yaratır , sünnet derisi cinsellik açısından önemli bir organdır ilk 3 yaşında olası hastalıkları engellemek için tanrı öyle yaratmış. kızlarda kızlık zarı erkeklerde ise sünnet derisi yapışıktır. sonra erkekler cinsel zevklerinden vazgeçip o deriyi keser ve erkek olduğunu idda eder.mastürbasyon dan aldığı zevk maksimum 3 saniye olur . Oysa tam cinsel organa sahip kişiler o sırada kendilerinden geçer , istemsiz ses bile çıkarırlar . yahudi ve mısır geleneğidir. Amacı cinsel hayati ve dürtüleri söndürmektir Kadınlar la erkekler arasında cinsel organ da fark yok . Sen cinsel organını çocukken kestin mi onu söyle . Sorun neyde o zaman anlarsın . " Tanrının kusursuz yaratığı insanin cinsel organı " (erkek cinsel organı hariç .) . Yada yıllarca sizi cinsellikten zevk almanızı engelleyen bu " hadm " sağlık diye kandırdılar . Sünnetin cinsiyetinin olmadığını , hem kadına hem erkeğe yapıldığını , cinsel hazzı yok etmek için olduğunu , antik mısırda kölelere yapıldığını biliyormuydunuz ? ŞU SİKTİGİMİN ARAP GELENEĞİNDEN VAZGECİN ARTİK . Beyler kendinize gelin amina koyim neden cinsel zevkinizin yüzde 80ine yakınından vazgeçiyorsunuz? Sünnetin amacının kadın ve erkeğin cinsel ilişkiden zevk almamasının amacı olduğunu ne zaman öğreneceksiniz ? Peygamber hadis diyorsunuz o hadisi okuyun hem erkek hem kadın sünnet edilmesi gerekir diyor uydurma hadis tamamen arap geleneği . Sünnet kadında klitoris kesilmesi erkekte asıl zevki veren foreskin denen zengin zevk veren 20.000e yakin sinir ucu içeren deri nin mastürbasyon ve ilişkiden zevk alınmaması için kesilmesidir . Kayıp, Yüzde 60 zevk veren sinir hücresi kaybı + sürtünme sonucu deformasyon keratinlesme , total de yüzde 80e yakin his ve zevk kaybı .. lAma size hem atik gereksiz deri dendi . Gelelim dini boyuta . İncil- Gerçek şu ki, Tanrı bedenin her üyesini dilediği biçimde bedene yerleştirmiştir. 1.KORİNTLİLER 12:18 kutsal incil Tanrı dileseydi sünnetli yaratırdı Eğer sünnet olmak faydalı olsaydı tanrı sünnetli yaratırdı Kuran . 4 - 4- Biz insanı en güzel biçimde yarattık. "Sizi yarattım ve şeklinizi en güzel şekilde yaptım."(Mümin 64) diyen Allah'ın sözünü umursamayıp "Onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını/yarattıklarını değiştirecekler"(Nisa 119) diyen şeytanın emrine uymaktır. Tanrı insan bedenini kusursuz yaratmıştır . Ulan araplar gibi pislik 3 ayda yıkanan bir milletin sıkı iltihap oldu diye neden cinsel zevkinizin yüzde 80inden mahrum kalasınız ? Yüzde 80 = Yüzde 60 zevk veren sinir hücresi kaybı + sürtünme sonucu deformasyon keratinlesme , total de yüzde 80e yakin his ve zevk kaybı . Foreskin penis başını korur . Tıpkı ağzınızın dilinizi sürekli nemli tutması kurumasını önlemesi gibi. Normalde penis başı nemlidir ve ıslak görünümlüdür tıpkı dil gibi. Hasta olduysanız ağzınız açık uyursanız diliniz kurur nemini kaybeder ertesi gün yemek yerseniz tat alamazsınız . Yapmayın etmeyin gençler yıl olmuş 2020 okumuş insanlarsiniz sünnetli kendisin daha iyi olduğunu idda etmek Tanrıdan daha iyi bildiğini Tanrıdan insan bedenini daha iyi sekle koyduğunu idda etmektir . Bildiğiniz Şirktir
Aynı zamanda sünnet cinsel açlığı artıracaģından sünnetin yaygın olduğu ülkelerde tecavüz ve cinsel açlık daha fazladır risin makalede unutuğu bir bölüm zaten mantık ilişkisi kurarsanız anlarsınız normalde saģlıklı bir durum değil olmak sağlık için olunmadığı veya işeme problemi olmadığı sürece
submitted by Xwiasy to KGBTR [link] [comments]


2020.04.04 01:37 karanotlar Kendi-Başına-Varolan Varlık’ın Gölgesinde: Max Stirner ve Max Scheler – H. İbrahim Türkdoğan

Kendi-Başına-Varolan Varlık’ın Gölgesinde: Max Stirner ve Max Scheler – H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/7d6imtkltoq41.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=c5411957d7f4781ad7c0bb573d2abe29b08d4992
“Düşünme üzerine düşünmek, Batı’da ‘mantık’ olarak gelişti.”[1]
– Martin Heidegger –
Max Stirner denince akla empirik Ben gelir öncelikle. Stirner ile ilgili yazın dünyasına bakınca genel olarak bunun merkezde tutulduğu göze çarpmaktadır. Ancak bunun ötesinde bir başka Ben mevcut ki onun üzerine pek literatür bulamayız; en azından derli toplu çalışmaların olmadığını söyleyebiliriz. Bir “Arı Ben”den neredeyse hiç söz edilmez. Her zaman Stirner’in empirik Ben özellikleri öne çıkarılmıştır. Böylece Stirner’in sosyoloji ve us eleştirisi, kısacası: Stirner’in sabit fikirler olarak adlandırdığı tüm rasyonel ve dinsel nevrotik fikirler sosyal-eleştirel dünya görüşü olarak algılanıyor. Her şeyin üstünde tutulan Ben’i her zaman rasyonalizm bağlamında ifade buldu, metafizik ya da gizemcilik bağlamında çok nadiren. Stirner’in Ben vurgusu göz önünde bulundurulursa bu yaklaşım ilk aşamada bu durumu anlaşılır kılıyor.
Max Scheler (1874-1928), Stirner’e iki tarz eleştiri de bulunur; birincisi Stirner’in “bireyciliğine” yöneliktir. İkincisi “kişilik” konusundaki analizlerine.
Scheler, Stirner’i (1806-1856) “yaşamın tadını çıkarma bireyciliği”yle (her şey benimci) suçlar ve Stirner’in tinsel bir bireysellik yerine dürtü-bireyciliği geliştirdiğini ileri sürer.[2] Ona göre Stirner somut fiziksel bireyi Ben ile özdeşleştirir.
Stirner, nominaları silip süpürürken Ben’in yerine ideolojik anlamda bir nominalizm getirmiyor; tanımlama açısından nominalizmi bir yardımcı öğe olarak kullanıyoruz.
Genel olarak birçok Stirner eleştirmeni, Stirner’i sıradan ve banal bir egoizmin havarisi olarak göstermek için onu “her şey benimci” olarak suçlarlar. Birçok insan da bu iddayı incelemeden, gelişigüzel kabul eder ve tekrarlar. Çok yaygın olan bu suçlama gerçeği ifade etmiyor. Bu türden bir bireycilik elbette mülk-saplantısı ile sonuçlanacaktır. Tam da bu saplantının Ben’in özgür özelliğine ters düştüğünü söyler Stirner. Hatta hazcıların da hazza odaklanarak ona ulaşmayı bir sabit amaç haline getirdikleri için saplantılı olduklarını vurgular. (Biricik ve Mülkiyeti, Norgunk, s. 291-292). Dolayısıyla Stirner’e bu konuda yöneltilen eleştirilerin birincisi gelişigüzel, ikincisi karalama amaçlı olduğu sonucuna varıyorum.
Scheler’in yaklaşımıysa, Stirner üzerine gerekli ve yeterli bir inceleme içermediği düşüncesindeyim. Diğer taraftan Scheler, Stirner’in rasyonalizm ve rasyonel odaklı kişilik analizlerinden övgüyle söz eder ve Stirner’e hak verir. Scheler bireysel Geistperson’u, devlet de dahil olmak üzere her şeyden üstün görür. Ve kişisel bireyselliğe büyük önem verir. Ama tinsel bireysellik Scheler için çok daha önemlidir. Çünkü insan ancak tin üzerinden örneğin metafizik ya da fenomenoloji gibi bir perspektife yönelebilir.
Stirner, nominaları silip süpürürken Ben’in yerine ideolojik anlamda bir nominalizm getirmiyor; tanımlama açısından nominalizmi bir yardımcı öğe olarak kullanıyoruz. Ve tam da nominalist bir temizlik yaptıktan sonra Stirner’in asıl felsefesi başlıyor: Ben felsefesi.
“Ortaçağ nominalistleri ‘kavranılamaz yaratıcı Tanrı’yı’ usa karşı savunmuşlardı ki usçular Tanrı’yı da bir kavram örgüsüne almak istemişlerdi. ‘Nominalist Stirner’ kavranılamaz yaratıcı Ben’i dinsel, hümanist, liberal, sosyolojik ve her türden Genel kavramlara karşı savunur.”[3] Ve nasıl ki Ortaçağ nominalistine göre Tanrı, kendisini ve dünyayı hiçlikten yaratan özgürlüğüyle mantık ve hatta gerçeğin üzerinde duran bir devse, Stirner için de adlandırılamayan birey (Individuum est ineffabile) meselesini Hiç’e bırakan bir özgürlüktür. Ve Stirner’in Hiç’i boşluk anlamında bir Hiç değil, kendini yaratan bir Hiç’tir. Tam olarak: Adlandırılamayan Biricik hem yaratan hem yaratılandır. Ben bir yaratıcıdır, öyleyse bir yaratıcı olarak kalmalıdır da; kendi düşüncelerinin ve edimlerinin yaratıcısı olarak.
Ama sosyolojik normlarla biçimlendirilmiş bir düşünce dünyasında Ben nasıl kendi düşüncelerinin yaratıcısı kalabilir. Dışımızdaki öte-dünya yok edildi, ama içimizdeki öte-dünya’ya ne demeli? Normlarla çevrili bir iç zindan değil midir o? “Tanrı öldü, onun hayalet olduğunu anladık, ama bize eziyet veren çok daha dikkafalı hayaletler var; Tanrı katilleri eski öte-dünyanın yerine alelacele bir iç öte-dünyayı getirdiler; buydu Stirner’in Sol Hegelcilere eleştirisi.”[4] Bu noktadan sonra söz konusu öte-dünya yeni Tanrı olarak ilân edilmiş oldu.
Stirner’in şu tümcesini sadece rasyonalizm eleştirisi olarak anlamak tek yönlü ve bu nedenle de sadece rasyonalistçe olurdu: “Hiçbir kavram Beni dillendirmez, benim özüm olarak ileri sürülen hiçbir şey Beni tüketmez, bunlar sadece birer addır. […] Meselemi Hiç’e bıraktım.”[5]
Scheler’in nesne-olmayan (nicht gegenstandsfähig) tin kavramı dürtü üzerinden yaşamsal gerçeklik yaratan bir yönlendirici rolündedir. Scheler’e göre insan öncelikle edimleriyle somut bir canlıdır; edim üzerinden de kendini tine, adlandırılamayan Ben’e, başka ifadeyle Tanrı’ya dönüştürür
Stirner’de empirik Ben ile arı Ben iç içe geçmiş olsalar da, onları birbirinden ayırmak pek zor değildir. Empirik Ben bilinçli ya da özbilinçli ve sınırlıdır, kısıtlı, kısacası: adlandırılabilen somut bir Ben’dir. Diğer taraftan sınırsız, ifadesiz, adlandırılamaz, nesnel-olmayan bir Ben vardır ki, Stirner, buna çok mütevazı bir dilde “geçici Ben” der.
Scheler, nihilizmden kurtulmak için insanların korunmak ve sığınmak adına Tanrı ve tanrıları yarattıklarını özellikle vurgular. İçimizdeki öte-dünyayı barındıracak olan Üstben böylece doğmuş olur. Üstbenin oluşması insanlaşma sürecidir, tanrılaşma ise bu süreci geride bırakmış olacaktır; ama yine de ikisi her zaman bir arada olacaklardır. Tanrılaşma sürecinde her düşünce ve her sözcük insan karşısına engel olarak çıkar. Düşünce ya da sözcük bir öte-dünya olarak içimizde ikâmet ettiği sürece, öte-dünyadaki Tanrı’nın yerini aldığı sürece insan tanrılaşamaz. Antropolojik felsefeye göre, ki Scheler onun kurucularından biridir, insan henüz tamamlanmamış bir varlıktır; bu nedenle de örneğin ratio üzerinden kültürel bir yapıyla kendisini tamamlayabilir. Scheler antropolojik felsefeden metafiziğe geçiş yaparken ya da ikisi arasında bir köprü kurarken Geist, dürtü, edim, kendi-başına-varolan Varlık gibi kavramları felsefesinin temeli haline getirir.
Scheler’in nesne-olmayan (nicht gegenstandsfähig) tin kavramı dürtü üzerinden yaşamsal gerçeklik yaratan bir yönlendirici rolündedir. Scheler’e göre insan öncelikle edimleriyle somut bir canlıdır; edim üzerinden de kendini tine, adlandırılamayan Ben’e, başka ifadeyle Tanrı’ya dönüştürür. Stirner’in adlandırılamayan Ben’i bu kontekste doğrudan nesne-olmayan tin olarak algılanabilir. Ancak tin kavramını burada bir düşünsel kurum olarak düşünemeyiz, bu bir otorite olurdu.
Eğer üstben-egemenliğinden kurtulmuşsa kişi, tanrılaşma aşamasına yönelebilecektir: Kendi-başına-varolanın edimi üzerinden yani dışımızdaki ve içimizdeki öte-dünyadan bağımsız bir deneyim (Erleben) üzerinden nesne-olmayan bir tanrılık, bir arı Ben yaratabilir.
Adlandırılamayan aynı zamanda nesne-olabilendir de (gegenstandsfähig). Çünkü yalnızca rasyonel mantık çerçevesinde dil gerekli ve yararlıdır. Eğer ama dil sadece akla hizmet etmekle yetinmeyip, aynı zamanda Varlık’ı temellendirirse, o zaman dünya problemi dil problemidir.
Tek başına fiziksel bir birey henüz tam bir birey değildir. Öncelikle “kişi” olma bireyi karakterize eder. Scheler’in tini kişi üzerinden gerçekleşir; rasyonel düşünce ve entelektüelist bilgiden daha önemli olan kişinin duygu, bilme ve isteme edimleri üzerinden özgür bir kişilik yaratabilmesidir.
Söz konusu Kişi tüm –izmlerden bağımsız, ifadesi olanaklı olmayan (adlandırılamayan), ama duyguyu, bilgiyi ve istenci içerendir. “İstenç olarak tekrar doğabilmek ve özgür bir Kişi olarak her gün kendini yeniden yaratmak için bilgi ölmelidir.”[6] Kişi’yi ideolojikleştirmekten kaçınan stirner, neticede adlandırılması gereken mantıksal bir açıklama bekleyenlere şöyle der: “Eğer sözü edilen bu ilkeyi takip edenler yine bir –ist olarak adlandırılmak isteniyorsa, o zaman örneğin Kişiciler densin.”[7]
Söz konusu “kişicilik” daha sonra Stirner’in başyapıtı Biricik ve Mülkiyeti’nde Ben kavramı altında adlandırılamayan olarak söz konusu edilecektir. Adlandırılamayan aynı zamanda nesne-olabilendir de (gegenstandsfähig). Çünkü yalnızca rasyonel mantık çerçevesinde dil gerekli ve yararlıdır. Eğer ama dil sadece akla hizmet etmekle yetinmeyip, aynı zamanda Varlık’ı temellendirirse, o zaman dünya problemi dil problemidir. Ve Ludwig Wittgenstein haklı olarak şu sonuca varacaktır: “Böylece, sorunları özlerinde sonuna dek çözdüğümü düşünüyorum.”[8] Eğer ama Ben dil’in üzerindeyse, dilin ötesindeyse, o zaman denmeli ki: Dünya promlemini çözmek için hiçbir şey yapılmadı! Wittgenstein’ın metafiziksel tümcelerinden biri şudur: “Yine de dile getirilemeyen vardır. Bu gösterir kendisini, o gizemli olandır.”[9] İşte bu analizdir ki Wittgenstein’ı son tümcesini ifade etmeye iter: “Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.”[10]
Stirner’e oranla Scheler rasyonalizmin sınırlarını aşar ve metafiziksel bir gökyüzünde yeni ya da yeni içerikli eski kavramlarla bir Geistperson yaratır. Stirner, Wittgenstein’a benzer bir şekilde, düşünceyi sonuda dek götürdükten sonra orada kalır; bir sonraki (mantıksal) adım sözcüksel düşünmeyi aşmak olacaktır. Ancak Stirner buna yaklaşmaz; ve ayrıntılarıyla biçimlendirilmiş bir metafizik yapı oluşturmaz. Stirner’i mantığın sonunda ve metafiziğin (ya da gizemciliğin) başında düşünmek yerinde olur. Scheler’in Geistperson’u mantıksal düşünmenin sınırlarını aşar. Bu nedenle de nesne-olmayan ve tanrılaşacak (tanrı-olacak) bir tinden ve bir Varlık’tan söz edebilecektir; böylece ikinci tarz bir metazifiğe, fenomenolojiye başvuracaktır.
Burada düşünme rasyonel boyutun dışındadır artık. Scheler tinde düşünür, ratio’da değil. Heidegger ile söylemek gerekirse: “Düşünmeyi öğrenmemiz için onun şimdiye kadarki özünü tamamen unutmamız gerekir.”[11] Scheler’in yaptığı da budur. Bu noktada haklı olarak şu soru sorulmalıdır: Düşünmek nedir? Heidegger yanıtlar: Bu soruyu, “hiçbir zaman bir düşüncenin tanımını, ifadesini belirleyip, içeriğini özenle genişleterek çözemeyiz.”[12] Dürtüsel enerjisini dile süblime eden Heidegger, problemi basit bir örnekle açıklar. “Örneğin, yüzmenin ne ‘demek’ olduğunu, yüz­mek üzerine yazılmış bir inceleme ile asla öğrenemeyiz. Yüz­menin ne demek olduğunu, ancak nehire atlamak söyler bize.”[13]
[1] Martin Heidegger: Was heißt Denken? Reclam, 1992, s. 15.
[2] Max Scheler: Der Formalismus in der Ethik und die materiale Wertethik. Francke Verlag, Bern, 1954, s. 517-518.
[3] Rüdiger Safranski: Nietzsche. Biographie seines Denkens. Carl Hanser Verlag, München, Wien, 2000, S. 128.
[4] R. Safranski, a.g.e., s. 126.
[5] Max Stirner: Biricik ve Mülkiyeti. Norgunk, 2017, s. 334.
[6] Das Unwahre Prinzip unserer Erziehung, oder: Humanismus und Realismus. In: Max Stirner: Parerga, Kritiken, Repliken. LSR-Verlag, Nürnberg 1986, S. 97.
[7] Max Stirner, a.g.e., s. 97.
[8] Ludwig Wittgenstein: Tractatus logico-philosophicus. Suhrkamp, Frankfurt am Main, 1963, s. 8.
[9] Ludwig Wittgenstein, a.g.e., s. 115.
[10] Ludwig Wittgenstein, a.g.e., s. 115.
[11] Martin Heidegger: a.g.e, s. 9.
[12] Martin Heidegger: a.g.e., s. 15.
[13] Martin Heidegger, a.g.e., s. 15.

https://itaatsiz.org/2020/03/31/kendi-basina-varolan-varlikin-golgesinde-max-stirner-ve-max-scheler-h-ibrahim-turkdogan/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.15 01:23 karanotlar Kazimierz Łyszczyński

Kazimierz Łyszczyński

Kazimierz Łyszczyński
Kazimierz Łyszczyński (4 Mart 1634, Brest - 30 Mart 1689, Varşova),[1] ateist olduğu için 1689'da başı kesilerek idam edilmiş bir Leh asilzade, filozof ve asker.[2][3]
Cizvit Tarikatına katılıp sekiz yıl felsefe okudu, sonra tarikattan ayrıldı[4] ve ardından Cizvitlere karşı mülklerle ilgili açılmış tüzel davalara bakan bir podsędek (tedarik hakimi) oldu. Ayrıca Sejm'in (Lehistan-Litvanya Birliği'nin parlamentosu) bir üyesiydi.[4] De non-existentia Dei ("Tanrı'nın yokluğu üzerine") adında bir tez yazdı ve daha sonra ateizm suçlamasıyla idam edildi. İdamından sonra, cesedi şehir sınırlarının ötesine taşındı ve yakıldı.
De non-existentia Dei
Łyszczyński'nin tezinin konusu Tanrı'nın var olmadığı ve dinlerin insan icadı olduğuydu.[5] Polonya'nın ateizmi savunan ilk felsefi eseri olma özelliğini taşıyan bu tez bir el yazmasıydı ve Łyszczyński 1674'ten beri bunun üzerinde çalışıyordu, bir kopyası Jan Kazimierz Brzoska adlı borçlusu tarafından çalındı ve mahkemeye sunuldu.[6] Tez metninin çok büyük bir kısmı Sejm tarafından yok edildi ve geriye aşağıdaki alıntılar kaldı:
I – size yalvarıyoruz, ey ilahiyatçılar, Tanrınız için, imkansız olanı ona atfettiğinizde -ki karakteristikleri ve nitelikleri birbiriyle çelişir- bu şekilde aklın ışığını söndürmüyor musunuz, güneşi bu dünyadan mahrum etmiyor musunuz, Tanrınızı gökten aşağı çekmiyor musunuz.
II – İnsan, Tanrı'nın yaratıcısıdır ve Tanrı, bir insan kavramı ve yaratımıdır. Dolayısıyla insanlar Tanrı'nın mimarları ve mühendisleridir ve Tanrı gerçek bir varlık değil yalnızca zihinde var olan bir varlıktır; doğası gereği kimeriktir[n 1] çünkü Tanrı ve Kimera aynı şeydir.
III – Din dinsizler tarafından icat edildi, bu nedenle Tanrı var olmasa da ibadet edebilirlerdi. Dindarlık dindar olmayanlarca takdim edildi. Tanrı korkusu korkmayanlarca yayıldı ki bu sayede insanlar sonunda onlardan korktu. Sofuluk insanın bir tasarımıdır. İster mantıksal ister felsefi olsun, Tanrı'nın gerçeğini öğretmesiyle övünen doktrin yanlıştır ve tam tersine, yanlış olarak kınanan en doğru olanıdır.
IV – basit halk daha açıkgözlüler tarafından kendi istibdatları için Tanrı yalanıyla kandırılır; buna karşılık aynı istibdat halk tarafından bir şekilde korunurken bilge onları gerçek aracılığıyla özgür kılmak isterse çok sayıda insan tarafından bastırılır.
V – bununla birlikte, böyle bir mantık gereği bizde[n 2] ve başkasında[n 3] ilahi vahyin doğruluğunu garantileyen bir deneyim yaşamayız. Maalesef eğer bizde mevcut olsaydı, herkes onları kabul etmek zorunda kalacaktı ve kimsenin hiçbir şüphesi olmayacaktı ve kimse Musa'nın Yazıları ve İncillere karşı çıkmayacaktı -ki doğru değil- ve Muhammed vb. kişilerin farklı cemaatleri ve onların takipçileri olmayacaktı. Böyle bir gereklilik bilinmemektedir ve sadece şüpheler yoktur ancak vahyi reddedenler de vardır ve aptal değil bilge adamlardır, kim uygun bir mantıkla neyi ispatlar ki? Tam tersine, burada da kanıtladıklarımı. Sonuç olarak, Tanrı yoktur.
Notlar
1. "Kimerik" kuruntu, asılsız, saçma, boş demektir.
2. Katolikleri kastediyor.
3. Katolik olmayanları kastediyor.

Kaynakça
  1. ^ Nowicki, Andrzej. "Kazimierz Łyszczyński 1634–1689". Racjonalista.pl (Lehçe). 11 April 2019 tarihinde kaynağından arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2019.
  2. ^ Aleksander Gieysztor, et al. 1979, History of Poland, s. 261: Litvanyalı bir asilzade, Kazimierz Lyszczynski, bile iddia edilen ya da gerçek ateizmi yüzünden kellesini yitirdi (1689).
  3. ^ Jerzy Kłoczowski, 2000, A History of Polish Christianity, s. 155: En meşhur bölüm, 1689'da Sejm mahkemesi tarafından ateizmle suçlanan bir asilzade olan Kazimierz Lyszczynski'nin ölüme mahkûm edilmesiydi.
  4. ^ a b Theo Mechtenberg (3 Şubat 2015). "Atheistische Bewegung im katholischen Polen" (PDF). Polen-Analysen (Almanca). Deutsches Polen-Institut. 2 Eylül 2019 tarihinde kaynağından (PDF) arşivlendi. Erişim tarihi: 28 Eylül 2019.
  5. ^ ATHEISM 2 Ekim 2008 tarihinde Wayback Machine sitesinde arşivlendi. Polskie Towarzystwo Tomasza z Akwinu, s. 17
  6. ^ Janusz Tazbir, 1966, Historia Kościoła Katolickiego w Polsce. 1460–1795

Dış bağlantılar


https://tr.wikipedia.org/wiki/Kazimierz_%C5%81yszczy%C5%84ski
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2017.01.01 16:01 T129 Müslümanlar bu saçmalıklara nasıl inanıyor?

Allah hiçten yaratabilen bir tanrı değil miydi? Hiçten yaratabiliyorsa neden insanı yaratmak için çamura falan ihtiyaç duyuyor? lol*
turkey'de ki müslümanların görüşünü merak ediyorum.
Edit: typo
submitted by T129 to Turkey [link] [comments]